Pepûk Café: Çarşıya Omara (Ömeranlı Çarşısı)

Orta Anadolu Kürtleri Kültürel Hafıza Arşivi sitesinden
Pepûk Café Bilgileri
Tür Bağımsız kültür ve bilgi girişimi
Merkez Ömeranlı
Kurucu Dr. Gülabi CELEP
Odak Bilim, kültür, ekoloji, sözlü tarih ve toplumsal hafıza
Dönem 2026-
Çalışma biçimi Açık, katılımcı, saha temelli ve toplum odaklı


Pepûk Café: Çarşıya Omara (Ömeranlı Çarşısı)

Pepûk Café: Çarşıya Omara (Ömeranlı Çarşısı), Ömeranlı'nın 1970'li yıllardaki çarşı hayatını, kahvehane çevresini, esnaf dükkânlarını ve kasaba içindeki gündelik insan ilişkilerini sözlü hafıza üzerinden anlatan bir metindir. Metin, kış mevsiminde çarşıya inen anlatıcının gözünden dönemin sosyal dokusunu, karşılaştığı kişileri ve kasabanın kamusal mekânlarını hikâye akışı içinde kayda geçirir.

Anlatı, yerel bellekte yaşayan kişi portrelerini ve küçük gündelik ayrıntıları bir araya getirerek Ömeranlı'nın toplumsal atmosferine dair bir sözlü tarih örneği sunmaktadır.

Metnin çerçevesi

Bu kayıt, anlatıcının bir kış gününde evden çıkıp çarşıya doğru yürürken gördüklerini, uğradığı dükkânları ve kasabada hafızada iz bırakan kişileri art arda aktaran bir hatıra parçasıdır. Metinde kahvehane kültürü, terzi dükkânı, bakkal yolu, gençlerin buluşma yerleri ve yerel karakterlerin davranış biçimleri öne çıkmaktadır.

Bölüm 1

1970'li yılların kışlarında, soğuk bir günde üzerime kalınca bir kazak geçirip dışarı çıktım. Altta atlet ve gömlek, üstte kazak vardı; hava açık olsa da ayaz hâlâ etkisini sürdürüyordu. Eriyen karlar yerini çamura bırakmıştı.

Fırtına ve soğuk yüzünden günlerdir içerideydim. Bir süre çardakta bekledim. Sanki gidecek çok yerim varmış gibi durup nereye gideceğimi düşündüm. Sonunda hedef yine çarşı oldu. Kasabada birkaç kahvehane vardı. Oralara gitmeyi pek sevmesem de bazen Muhammed Mercan'ın Konya-Ankara yolu üzerindeki kahvesine uğradığım olurdu. Bu gidişler çoğu zaman oyun ya da çay arzusundan çok, dostlar pazarda görsün düşüncesiyle olurdu.

Merdivenlerden inerken ninem arkamdan seslendi: “Oğlum kurban olduğum, ceketini giy; o kazakla üşürsün. Hem ceket sana daha iyi yakışıyor.” Ama ben, “Yaşlılar gibi ceket mi giyeceğim?” diye içimden geçirip aldırış etmedim.

Çarşıya indim; indim inmesine ama şimdi nereye gidecektim? İsmail'i, Male Ali Bage'nin sırtında, üzerinde yalnızca bir gömlekle kahveden çıkarken gördüm. “Hayret, bu soğukta üşümüyor,” diye söylendim. O anda geçen yaz bir arkadaşımın kendisine, “Bir kamyon buğdayımız var, yükler misin?” demesine karşı verdiği “Ben buğday değil, arpa yüklerim.” cevabı aklıma geldi.

İsmail, Kayserili bir garibandı. Hep Dede Kayhan'ın çiftçiliğini yapardı; neredeyse onların ailesinden biri gibi görülür, onların adıyla anılırdı. Boş zamanlarını kahvede kumar oynayarak geçirirdi. Gururlu bir insandı. Kumar masasında elindeki parayı kaybedip haftalarca parasız kalsa bile kimseye el açmazdı.

Önce terzi Hasan'ın dükkânına bakmak istedim; içeride kimler var diye göz attım. Osman Küçük'ün, Necati Sarıhan'ın ve iki yaşlının sobanın önünde oturduğunu görünce içeri daldım. Hasan, çırağıyla birlikte işinin başındaydı. Osman ile Naco bir şeyler konuşuyor, iki yaşlı ise başları önde, sanki hayata küsmüş gibi, dakım dedikleri sigara ağızlığının ucuna geçirdikleri sarılı tütünü çekiyordu. Filtreli sigaralar yaygınlaştıktan sonra bunu kullanan pek kalmamıştı.

Kapı pencere kapalı olduğundan içeriyi yoğun bir sigara dumanı kaplamıştı. Ben de oturdum. Hasan önce bana tersçe baktı; sanki “Eksik olan bir sendin,” der gibiydi. Sonra sobanın üstündeki çaydanlığı alıp bardağa çay doldurdu. Bir an bana ikram edecek sandım; tuhafıma gitti, çünkü bunu hiç yapmazdı. Meğer çayı kendisine doldurmuştu.

Biz köy gençleri Hasan'ı faşist diye sevmezdik; o da bizi sevmezdi. Yine de köy yerinde birbirimize gidip gelirdik. Daha doğrusu birbirimize muhtaçtık. Öğle namazı okununca yaşlılar kalkıp camiye gittiler. Arkalarından Hasan, “Hadi siz de gidin, içeriyi havalandıracağım,” dedi.

Dışarı çıktık. Osman, “Hadi bizim dükkâna gidelim, babam da camiye gitmiştir, biz de biraz otururuz,” dedi. Ben kabul ettim. Necati ise Büyük Raşit Bulduk'un kahvesine uğrayacağını söyledi. Orada kâğıt ya da okey oynanmazdı. Genellikle kasabanın bazı gençleri ellerinde bir gazete ile oraya takılır, önlerine bir sucuklu tostla bir bardak çay alıp televizyonda maç seyrederlerdi.

Oranın demirbaş müşterisi İsmet Dursun'du. Şık giyinirdi; saçları omuzlarına kadar uzanır, otuz iki paçadan aşağı pantolon giymezdi. Biz on beş-on sekiz yaşındaki gençler Birinci ya da Bafra sigarasıyla idare ederken o Marlboro içerdi. Babası Almancıydı; her izne gelişinde ona karton karton sigara getirirdi. İsmet sigarasını çorabında saklar, birer birer çıkarıp içerdi. Aslında bunu birçok genç yapardı; sigara Samsun ya da Maltepe olsa bile. Hem göze çarpıp başkasının istememesi için hem de yazları moda olan dar gömleklerde yer bulunmadığından böyle davranılırdı.

Hatırlıyorum, bir defasında sabaha kadar o kafeteryada bekleyip Muhammed Ali Clay'in şampiyonluk maçını seyretmiştim.

Kafeterya, belediyenin Kadir Küçükçelik'in evine bitişik yaptığı dükkânların alt katındaydı. Üst katta belediyenin fen memuru Hilmi ile Xalikanlı Ortaokul Müdürü İsmet Yıldırım oturuyordu. İsmet, Kürt olduğu hâlde en çok kendi çocukları Kürtçe konuştukları için döverdi.

Bir ara o evlerde Laz Hoca da oturmuştu. Karadenizliydi; cami hocasıydı. Bunu kendim duymadım, görmedim; duyduğumu aktarıyorum. Kasabanın kızlarına “Okumayın, günahtır,” dermiş; ama kendi kızlarını Ankara'da okutuyormuş.

Ben ve Osman, Nuri Barlas'ın bakkalına doğru giderken...

Değerlendirme

Bu anlatı, Ömeranlı çarşısını yalnızca fiziksel bir mekân olarak değil; kahvehaneler, dükkânlar, gençlik çevreleri, yaşlı kuşaklar ve gündelik konuşmalar aracılığıyla kurulan toplumsal bir sahne olarak göstermektedir. Metinde geçen kişi adları ve ayrıntılar, yerel bellekte yaşayan ilişkiler ağının anlaşılması bakımından önem taşımaktadır.

Ayrıca bakınız