Kaybolan Değerlerden Yeniden Kurulan Topluma: Hafıza, Göç ve Umut Üzerine

Orta Anadolu Kürtleri Kültürel Hafıza Arşivi sitesinden

Bir toplumun geçmişini hatırlaması, yalnızca geçmişe duyulan özlem değildir. Toplumsal hafıza; insanların kim olduklarını, nereden geldiklerini ve gelecekte nasıl bir toplum kurmak istediklerini anlamalarını sağlayan önemli bir kültürel kaynaktır. Köy odaları, aile, komşuluk, ortak üretim biçimleri, düğün, taziye, imece ve kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü anlatılar bu hafızanın temel taşıyıcılarıdır.

Orta Anadolu'nun köy ve kasabalarında geçmişte gündelik hayat büyük ölçüde kolektif ilişkiler içerisinde şekilleniyordu. Koyun ve kuzu sürülerinin peşinden giden çobanlardan köy odalarında uzun sohbetler yapan yaşlılara kadar hemen herkes toplumsal hayatın belirli bir parçasını oluşturuyordu. Bir ev yalnızca içinde yaşayan aileye ait değildi; komşuların, akrabaların ve misafirlerin de uğradığı bir toplumsal mekândı. İnsanlar birbirlerinin çocuklarını tanıyor, yaşlılarını gözetiyor ve gündelik sorunlarını birlikte çözmeye çalışıyordu.

Bugünden bakıldığında bu yaşam biçiminin bazı yönleri romantik görünebilir. Oysa geçmişin toplumsal yapısını bütünüyle idealize etmek doğru değildir. Geleneksel toplumlarda güçlü dayanışma ilişkilerinin yanında katı hiyerarşiler, ekonomik yoksunluklar, kadınlar ve gençler üzerinde toplumsal baskılar ve bireysel özgürlükleri sınırlayan normlar da bulunabiliyordu.

Dolayısıyla geçmişten geleceğe taşınması gereken şey eski düzenin bütünü değil; onun içerisinde bulunan dayanışma, aidiyet, karşılıklı sorumluluk ve toplumsal güven gibi değerlerdir.

Göç yalnızca bir kayıp değildir

Avrupa'ya göç, özellikle Orta Anadolu'daki Kürt topluluklarının toplumsal yapısını önemli ölçüde değiştirdi. İnsanlar Stockholm, Paris, Lyon, Berlin, Köln ve Avrupa'nın başka kentlerine yerleştiler. Bunun sonucunda köy ile aile, akrabalar ile yeni kuşaklar arasındaki fiziksel mesafe büyüdü.

Bu dönüşümün acı tarafları vardır. Aynı aileden insanların farklı ülkelerde yaşamaları gündelik temasların azalmasına yol açtı. Bir zamanlar birbirlerinin evlerine habersizce girebilen akrabalar bugün yılda birkaç kez görüşebiliyor. Bazı gençler dedelerinin ve ninelerinin doğduğu köyleri çok az tanıyor. Dil aktarımı kimi ailelerde zayıflıyor ve sözlü kültürün önemli bir bölümü yaşlı kuşaklarla birlikte kaybolma tehlikesi taşıyor.

Ancak göçü yalnızca kültürel çözülme olarak değerlendirmek eksik olur.

Göç aynı zamanda yeni imkânların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Avrupa'ya yerleşen kuşakların çocukları ve torunları farklı eğitim sistemleriyle, bilim, sanat, demokratik kurumlar ve farklı kültürlerle karşılaştılar. Bugün aynı ailenin içerisinde öğretmenler, mühendisler, doktorlar, akademisyenler, sanatçılar ve farklı mesleklerden insanlar yetişebilmektedir.

Dolayısıyla tarihsel soru artık:

“Eski hayatımızı nasıl geri getirebiliriz?”

değildir.

Asıl soru şudur:

“Geçmişin dayanışma kültürünü çağdaş dünyanın bilgi ve imkânlarıyla nasıl birleştirebiliriz?”

Köy odasından yeni kamusal alanlara

Geçmişte köy odası yalnızca fiziksel bir yapı değildi. Orası haberlerin paylaşıldığı, hikâyelerin anlatıldığı, sorunların tartışıldığı ve toplumsal hafızanın yeni kuşaklara aktarıldığı bir iletişim kurumuydu.

Bugün eski köy odalarının aynı biçimde yeniden kurulması mümkün olmayabilir. Fakat onların yerine yeni kamusal alanlar ve toplumsal mekânlar oluşturulabilir.

Kültür merkezleri, dernekler, köy buluşmaları, kütüphaneler, ekolojik yaşam alanları, kültür kafeleri, gençlik atölyeleri ve dijital arşivler çağdaş dünyanın yeni “köy odaları” olabilir.

Böylece geçmişin toplumsal işlevi korunurken onun biçimi değişebilir.

Bu ayrım önemlidir:

Kültürü korumak, geçmişi dondurmak değildir. Kültürü korumak, geçmişten gelen anlamları yeni koşullar altında yeniden üretebilmektir.

Teknoloji kültürel kopuşun değil, yeniden bağlanmanın aracı olabilir

Cep telefonu ve sosyal medya çoğu zaman insanların birbirinden uzaklaşmasının sembolü olarak görülmektedir. Gerçekten de dijital teknolojinin aşırı ve yüzeysel kullanımı yüz yüze ilişkilerin azalmasına neden olabilir. Ancak aynı teknoloji ters yönde de kullanılabilir.

Stockholm'de yaşayan bir torun, Orta Anadolu'daki büyükannesinin anlattığı bir hikâyeyi telefonuyla kaydedebilir. Paris'te yaşayan bir genç ailesinin soy ağacını oluşturabilir. Almanya'daki bir aile eski fotoğraflarını dijitalleştirerek köy arşivine gönderebilir. Köyde yaşayan yaşlıların anlattığı masallar, dengbêj anlatıları, atasözleri, yerel kelimeler ve yaşam hikâyeleri kaydedilebilir.

Böylece telefon yalnızca insanı yalnızlaştıran bir ekran olmaktan çıkarak kuşaklar arasında hafıza taşıyan bir araca dönüşebilir.

Bugünün teknolojisi, doğru kullanıldığında, tarihte hiçbir kuşağın sahip olmadığı ölçekte bir kültürel hafıza oluşturma imkânı sunmaktadır.

Dil geleceğe taşınabilir

Kültürel süreklilik açısından en önemli unsurlardan biri dildir. Çünkü dil yalnızca bir iletişim aracı değildir; bir toplumun dünyayı algılama biçimini, mizahını, atasözlerini, coğrafya bilgisini, akrabalık ilişkilerini ve tarihsel deneyimini içerisinde taşır.

Göç koşullarında dilin zayıflaması kaçınılmaz bir kader değildir.

Bugün dijital sözlükler hazırlanabilir, çocuk kitapları yazılabilir, yaşlıların konuşmaları kaydedilebilir, yerel ağızlar belgelenebilir ve gençlere yönelik çevrim içi eğitim materyalleri oluşturulabilir. Daha önce yalnızca sözlü olarak aktarılan kültürel miras böylece yazılı, görsel ve dijital biçimlerde korunabilir.

Bu nedenle yeni kuşaklara yalnızca “Dilinizi unutmayın” demek yeterli değildir. Onların dili kullanabilecekleri yaşayan kültürel ortamlar yaratmak gerekir.

Yeni kuşak kayıp bir kuşak değildir

Göçmen topluluklarda gençler hakkında sıklıkla “kültürlerini unuttular” biçiminde karamsar değerlendirmeler yapılmaktadır. Oysa sosyolojik açıdan genç kuşakların durumu daha karmaşıktır.

Stockholm'de doğmuş bir genç aynı anda İsveç toplumunun bir parçası olabilir, ailesinin Kürt kültürel mirasını taşıyabilir ve Orta Anadolu'daki köyüyle duygusal bağ kurabilir.

Bu kimliklerin birbirini dışlaması gerekmez.

Tam tersine, çoklu aidiyet yeni bir kültürel zenginlik yaratabilir. Avrupa'da yetişmiş gençlerin bilimsel, sanatsal ve teknolojik birikimleri ile önceki kuşakların tarihsel hafızası buluştuğunda güçlü bir toplumsal sermaye ortaya çıkabilir.

Bu nedenle yaşlı kuşakların gençlere yönelteceği temel mesaj bir sitem olmamalıdır:

“Bizim zamanımızda böyle değildi.”

Bunun yerine şu soru sorulmalıdır:

“Bizim yaşadıklarımızdan neyi öğrenmek istersiniz ve sizin öğrendiklerinizden biz ne öğrenebiliriz?”

İşte kuşaklar arası gerçek aktarım bu karşılıklı ilişkiyle mümkündür.

Hafızadan geleceğe

Bir toplumun geçmişini yazması, yalnızca kaybettiklerinin envanterini çıkarmak anlamına gelmez. Aynı zamanda geleceğe bırakılacak bir bilgi birikimi oluşturmak anlamına gelir.

Koyun sürüleri azalabilir.

Çobanların sayısı azalabilir.

Eski köy odaları boşalabilir.

İnsanlar Stockholm'e, Paris'e veya Berlin'e taşınabilir.

Fakat bir toplumun hikâyesi burada sona ermez.

Çünkü kültür yalnızca mekâna bağlı değildir. İnsanlarla birlikte yolculuk eder, yeni koşullara uyum sağlar ve yeni biçimler kazanır.

Bugünün temel sorumluluğu geçmişi olduğu gibi yeniden inşa etmek değil; geçmişten kalan değerli unsurları geleceğin toplumsal koşulları içerisinde yeniden anlamlandırmaktır.

Komşuluk kültürü gönüllülük hareketlerine, imece ekolojik dayanışmaya, köy odası kültür merkezlerine, sözlü tarih dijital arşivlere, eski hikâyeler kitaplara ve belgesellere dönüşebilir.

Böyle düşünüldüğünde göçün yarattığı coğrafi dağılma bile yeni bir imkâna dönüşebilir. Avrupa'nın farklı ülkelerine dağılmış insanlar arasında kültürel, bilimsel ve ekonomik ağlar kurulabilir. Köy ile diaspora arasında eğitim, kültür, ekoloji ve toplumsal hafıza projeleri geliştirilebilir.

Geçmiş bize nereden geldiğimizi anlatır; fakat geleceğin nasıl olacağını belirlemek yaşayan kuşakların sorumluluğudur.

Bu nedenle geçmişe bakarken yalnızca:

“Neleri kaybettik?”

sorusunu sormak yeterli değildir.

Daha üretken olan soru şudur:

“Elimizde kalan hafıza, bilgi ve insan gücüyle şimdi neyi yeniden kurabiliriz?”

Bu soru karamsarlığın yerine eylemi, nostaljinin yerine üretimi ve kayıp duygusunun yerine umutu koymaktadır.

Belki eski köy odalarına bütünüyle dönemeyeceğiz. Fakat onların temsil ettiği toplumsal dayanışmayı yeni mekânlarda yeniden kurabiliriz. Belki çocuklarımız bizim yaşadığımız hayatı yaşamayacaklar. Fakat onlara nereden geldiklerini anlatabilir ve kendi geleceklerini özgürce kurabilecekleri kültürel bir zemin bırakabiliriz.

Çünkü toplumsal hafızanın asıl değeri geçmişi muhafaza etmekten daha büyüktür:

Hafıza, geleceği kurabilmek için geçmişten aldığımız malzemedir.

Bu açıdan bakıldığında hikâyemiz kaybolan bir dünyanın hikâyesi değil; değişen, dönüşen ve kendisini yeniden kurabilecek bir toplumun hikâyesidir.

Ayrıca bakınız