Rişvan Aşireti: Revizyonlar arasındaki fark

Orta Anadolu Kürtleri Kültürel Hafıza Arşivi sitesinden
("= Rışvan Aşireti = Bu bölümde, Rışvan Aşireti’nin tarihteki yeri, Osmanlı idarî sistemi içindeki konumu ve günümüzdeki durumu ele alınmaktadır. İnceleme; aşiretin kökenleri, göçebe yaşam tarzı, iskân politikaları ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri çerçevesinde yapılandırılmıştır. == Rışvan Aşireti'nin Kökenleri ve İlk Yerleşimleri == Rışvan Aşireti, kökenleri Güneydoğu Anadolu..." içeriğiyle yeni sayfa oluşturdu)
 
(Parşömen temalı metin kutusu uygulandı (içerik korunarak))
 
(Bir diğer kullanıcıdan 2 ara revizyon gösterilmiyor)
1. satır: 1. satır:
<div style="background-color:#F4ECD8; color:#4A3324; padding:18px; border:1px solid #DCC7A1; line-height:1.75; border-radius:4px;">
= Rışvan Aşireti =
= Rışvan Aşireti =


48. satır: 49. satır:


Osmanlı döneminde iskâna tâbi tutulan Ömeran Aşireti, günümüzde kültürel açıdan dönüşüme uğramış olsa da tarihsel kimliğini korumaktadır.
Osmanlı döneminde iskâna tâbi tutulan Ömeran Aşireti, günümüzde kültürel açıdan dönüşüme uğramış olsa da tarihsel kimliğini korumaktadır.
Bu bölümde, Rişvan Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumu
değerlendirilecektir. Öncelikle, Rişvan Aşireti'nin kökenleri ve
Güneydoğu Anadolu'daki ilk yerleşimleri hakkında bilgi verecektir. Daha
sonra, aşiretin 1515'te Osmanlı egemenliği altına girmesi ve yarı göçebe
hayat tarzı ile ilişkisi açıklanacaktır. Ayrıca, aşiretin XVII. ve
XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş,
Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir'e kadar yayılması ele
alınacaktır.
Göçebe yaşam tarzının getirdiği adli vakalar ve eşkıyalık, zorbalık, yol
kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi suçlar da değerlendirilecektir.
XVII. yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutulması ve vergi toplama
kaygıları hakkında bilgi verilecektir. Aşiret reisleri ve maden
işletmelerinde hizmetleri ve vergileri ile hazinenin önemli bir gelir
kaynağı olması incelenecektir.
Son olarak, XIX. yüzyılın sonlarına doğru aşiretin dağılması ve
günümüzde Rişvan Aşireti'nin durumu ele alınacak ve sonuç olarak
aşiretin tarihteki yerinin önemi
== Rişvan Aşireti'nin Tarihçesi: Güneydoğu Anadolu'dan Orta ve Batı Anadolu'ya yayılışı==
=== Rişvan Aşireti'nin kökenleri ve Güneydoğu Anadolu'daki ilk yerleşimleri===
Rişvan Aşireti, Güneydoğu Anadolu bölgesinde kökenlerine dayanan bir
aşirettir. Aşiret, 1515 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin alınmasıyla Osmanlı egemenliği altında
yaşamaya başladı. Aşiret, yarı göçebe bir hayat süren bir aşirettir ve
zamanla Orta ve Batı Anadolu'ya, hatta Rumeli'ye doğru yayılmaya
başladı. Bu yayılma, aşiretin göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak
ve kışlak yerleri arasında sürekli yer değiştirmesinden kaynaklanmıştır.
Aşiretin ilk yerleşim yerleri arasında Hısn-ı Mansur, Malatya, Antep,
Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir gibi yerler yer
almaktadır.
=== 1515'te Osmanlı egemenliği altına girmesi ve yarı göçebe hayat tarzı===
Rişvan Aşireti, 1515 yılında Osmanlı Devleti tarafından Güneydoğu
Anadolu Bölgesi'nin alınması ile Osmanlı egemenliği altına girmiştir.
Aşiret, yarı göçebe bir hayat tarzını benimsemiştir ve yaylak ve
kışlaklar arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu hayat tarzı, aşiret
içi kurumların ve geleneklerin oluşmasına neden olmuş ve aşiret içi
dayanışma ve birlikteliği pekiştirmiştir. Aşiret kültürünü koruyan
birçok aşiret mensubu vardır.
=== XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir'e kadar yayılışı===
Rişvan Aşireti, 1515 yılında Osmanlı Devleti tarafından Güneydoğu
Anadolu Bölgesi'nin alınmasıyla Osmanlı egemenliği altına girdi. Aşiret,
yarı göçebe bir hayat tarzını benimsemişti ve zamanla Orta ve Batı
Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye doğru yayılmaya başlamıştı. XVII. ve
XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş,
Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir gibi bölgelerde
yerleşmeye başladılar. Aşiret, yaylak ve kışlaklar arasında gidip
gelirken hayvancılık yapmış ve özellikle bölgenin ekonomisinde önemli
rol oynamıştır. Aşiretin bazı kolları, yaylak ve kışlaklarının yanı sıra
bölgede madencilik faaliyetlerinde de yer aldılar. Bu nedenle, Rişvan
Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumunun detaylı bir
şekilde incelenmesi gerekir.
=== Göçebe yaşam tarzının getirdiği adli vakalar ve eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi suçlar===
Rişvan Aşireti, göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak ve kışlak
yerleri arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu yaşam tarzı, aşiret
mensuplarının yaylak ve kışlaklara gidip gelirken adli vakalara sebep
olmalarına neden olmuştur. Eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve
ırza saldırı gibi suçlar, aşiret dışı kimselere karşı işlendiği gibi
aşiret mensupları, yolcular ve tüccarlara karşı da yapılmıştır. Bu tür
suçlar devlet tarafından takip edilmiş ve sorumlular cezalandırılmıştır.
=== XVII. yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutulması ve vergi toplama kaygıları===
Rişvan Aşireti, XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti tarafından
güvenlik ve vergi toplama kaygıları nedeniyle iskâna tâbi tutulmuştur.
Bu politika kapsamında aşiret, belirlenen bölgelerde yerleştirilmiştir.
Ancak aşiret mensuplarının çoğu, iskân edildikleri yerlerde kalmak
istemediği için ya eski yerlerine dönmeye çalışmışlar veya eşkıyalık
yapmışlardır. Bu politikanın sonuçları arasında aşiret mensuplarının
devletle olan ilişkilerinin bozulması, ekonomik sıkıntılar ve sosyal
sorunlar bulunmaktadır. Bu nedenle, iskân politikasının uygulanması
sırasında dikkatli bir şekilde planlanması ve uygulanması gerektiği
sonucuna varılmaktadır.
=== Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde itibarı ve valilik yapan aşiret reisleri===
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara
sahipti. Çok sayıda aşiret reisi Malatya, Maraş, Adana ve Sivas gibi
yerlerde valilik yapmıştır. Bu valilikler, aşiret reislerinin devlet
yöneticileri tarafından güvenilir ve yetkili kişiler olarak
görülmelerini sağlamıştır. Aşiret reisleri, devletin belirlediği
bölgelerde yerleştirilmiş olan aşiret mensuplarının vergi toplama,
güvenlik ve düzenli hizmetler gibi konularda devletin temsilcisi olarak
görev yapmışlardır. Ayrıca, aşiret reisleri madenlerin işletilmesinde
gerekli hizmetleri görürler ve topladıkları vergiler hazinenin önemli
bir gelir kaynağını oluştururdu.
=== Maden işletmelerinde hizmetleri ve vergileri ile hazinenin önemli bir gelir kaynağı olması===
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti'nin ekonomik yapısı içinde önemli bir
rol oynadı. Aşiret, maden işletmelerinde hizmetlerini sunarak devlet
hazinesine vergi olarak katkıda bulundu. Bu vergiler, devletin ihtiyacı
olan fonları sağlamak için önemli bir kaynak teşkil etti. Aşiret
üyeleri, maden işletmelerinde çalışarak hem kendi geçimlerini sağladılar
hem de devletin ekonomisini desteklediler. Bu nedenle, Rişvan
Aşireti'nin maden işletmelerindeki rolü önemlidir ve devlet için önemli
bir gelir kaynağı oluşturdu.
=== Eşkıyalık yapan aşiret mensuplarının cezalandırılması ve geri gönderilmeleri===
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti döneminde Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde
yerleşik bir aşiret olarak varlığını sürdürmüştür. Aşiret, yarı göçebe
bir hayat tarzı benimsemiş ve Orta ve Batı Anadolu'ya doğru yayılmıştır.
Bu yayılma sürecinde, aşiret mensupları eşkıyalık, zorbalık, yol kesme
ve diğer suçlarla adli vakalara sebep olmuş ve bu tür eylemler devlet
tarafından takip edilmiştir. Osmanlı Devleti, Rişvan Aşireti'ni XVII.
yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutmuş ve vergi toplama kaygıları ile
yerleştirmiştir. Bu iskân politikası, aşiret mensuplarının bazılarının
eski yerlerine dönmeye veya eşkıyalık yapmaya zorlamıştır. Rişvan
Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara
sahipti. Çok sayıda aşiret reisi Malatya, Maraş, Adana ve Sivas gibi
yerlerde valilik yapmıştır. Ayrıca aşiret, maden işletmelerinde
hizmetleriyle hazinenin önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Sonuç olarak,
Rişvan Aşireti tarihte önemli bir yere sahipti ve Osmanlı Devleti'nin
sosyal, ekonomik ve idari yapısı içinde önemli bir rol oynadı. Ancak
aşiret mensuplarının eşkıyalık ve diğer suçlarla adli vakalara sebep
olmaları, devlet tarafından takip edilmiş ve cezalandırılmıştır. Bu
durum, aşiret mensuplarının geri gönderilmesine de neden olmuştur.
=== XIX. yüzyılın sonlarına doğru aşiretin dağılması ve günümüzde Rişvan Aşireti'nin durumu.===
XIX. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik ve
idari yapısındaki değişimler sonucu Rişvan Aşireti de etkilenmiştir.
Aşiret reislerinin gücü azalmış, yerleşik hayat tarzını benimsemeye
başlamışlardır. Bu değişimler sonucu aşiret mensupları arasında dağılma
ve ayrılma olayları meydana gelmiştir. Günümüzde Rişvan Aşireti adı
altında bir bütünlük yoktur ve aşiretin mensupları farklı bölgelerde
yaşamaktadır. Ancak hala Rişvan Aşireti'nin tarihi, kültürel ve ekonomik
izleri günümüzde de görülmektedir. Bu aşiretin tarihteki yerinin önemi,
bugünkü durumu ve geleceği konusunda daha ayrıntılı bir araştırma
yapılması gerekmektedir.
=== Rişvan Aşireti'nin alt kollari===
Rişvan Aşireti, zaman içinde birçok alt kol oluşturmuştur. Bu alt
kollar, aşiretin yerleştiği bölgedeki coğrafi ve sosyal faktörler
nedeniyle oluşmuştur. Örneğin, Hısn-ı Mansur bölgesinde yaşayan alt kol,
farklı bir yaşam tarzına sahip olabilir ve farklı ekonomik faaliyetlerde
bulunabilir. Aynı şekilde, Malatya bölgesinde yaşayan alt kol, farklı
bir sosyal yapıya sahip olabilir ve farklı kültürel gelenekleri
benimseyebilir. Bu alt kollar, aşiretin genel yapısını ve işleyişini
etkileyebilir ve devlet yöneticileri tarafından farklı şekillerde
yönetilir. Bu nedenle, Rişvan Aşireti'nin alt kollarının tarihsel ve
sosyal özellikleri, aşiret hakkında daha derin bir anlayış kazandırmak
için önemlidir.
== Göçebe Yaşam Tarzı: Yaylak ve Kışlaklar arasındaki sürekli yer değiştirmeler==
Rişvan Aşireti, yarı göçebe bir hayat tarzı süren bir aşirettir. Bu
nedenle, aşiret mensupları yaylak ve kışlak yerleri arasında sürekli yer
değiştirmektedir. Yaylaklar, yaz ayları için kullanılan ve hayvanların
otlatabileceği yerlerdir. Kışlaklar ise, kış ayları için kullanılan ve
aşiret mensuplarının konaklayabileceği yerlerdir. Bu sürekli yer
değiştirmeler, aşiret mensuplarının hayatlarının önemli bir parçasıdır
ve göçebe hayat tarzının bir gereğidir. Aynı zamanda, bu sürekli yer
değiştirmeler aşiret mensuplarının adli vakalara sebep olmasına da neden
olmuştur.
== Iskân Politikası: Güvenlik ve vergi toplama amacıyla yapılan iskânlar ve sonuçları==
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti tarafından güvenlik ve vergi toplama
amacıyla iskân edilmiştir. Bu iskân politikası, aşiretin yerleştiği
bölgelerde düzenli vergi toplama ve güvenlik sağlama amacını taşımıştır.
Ancak aşiret mensuplarının bazıları iskân edilmek istememiş veya eski
yerleşim alanlarına geri dönmek istemişlerdir. Bu durum, aşiret
mensuplarının eşkıyalık yapmasına veya devlet güvenliğini tehlikeye
atmasına sebep olmuştur. Sonuç olarak, iskân politikası aşiretin
yerleşim alanlarını değiştirmiş ancak aynı zamanda aşiret mensuplarının
devletle olan ilişkilerini etkilemiştir.
== Rişvan Aşireti'nin Kültürel Mirası: Aşiret içi kurumlar, gelenekler ve inançlar==
Rişvan Aşireti kültürü, yıllarca göçebe yaşam tarzının etkisiyle
oluşmuştur. Aşiret içi kurumlar, yaylak ve kışlaklar arasındaki sürekli
yer değiştirmelerde hayatın devam etmesini sağlamak için oluşmuştur.
Örneğin, aşiret reisleri, aşiret mensuplarının lideri olarak görev
yaparlar ve aşiret içi sorunları çözmek için yetkili olurlar. Aşirette,
gelenekler ve inançlar da önemlidir. Örneğin, aşiretteki kadınlar,
hayvanların bakımını ve yerleşim yerlerinde ev işlerini yürütmekle
sorumludur. Ayrıca, aşiretteki erkekler de hayvanların korunması ve
avlanması gibi görevleri yerine getirir. Bu kurumlar, gelenekler ve
inançlar, aşiret içi bir arada kalmayı sağlar ve aşiret mensuplarının
ortak bir kimlikleri vardır.
== Sonuç ve Değerlendirme: Rişvan Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumu==
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik ve idari yapısı
içinde önemli bir yere sahipti. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin
alınmasıyla Osmanlı egemenliğinde yaşamaya başlayan aşiret, yarı göçebe
bir hayat sürdü ve zamanla Orta ve Batı Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye
doğru yayılmaya başladı.
Aşiret, göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak ve kışlak yerleri
arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu yaşam tarzı, eşkıyalık,
zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi çok sayıda adli
olaya sebep olmuştur. Devlet, bu tür suçları takip etmiş ve sorumluları
cezalandırmıştır.
Iskân politikası ile, aşiret güvenlik ve vergi toplama amacıyla
yerleştirilmiştir. Ancak bazı kolları, iskân edilen yerlerde kalmak
istemeyerek eski yerlerine dönmeye çalışmış veya eşkıyalık
yapmışlardır.
Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara
sahipti. Aşiret reisleri, valilik gibi önemli görevlerde yer almış
== note==
Kürdlerin Anadolu'ya iskanı farklı zaman dilimleri içinde
gerçekleşmiştir. Göçün tarihi, kapsamı ve coğrafi konumlanışı, bizi
böyle bir yargıya götürmektedir. Bu yazının konusu Reşî'ler ve
gelişmeleri bu eksen üzerinden ele alınacaktır. Bu belirlemelere
dayanarak, Reşî'lerin Anadolu'daki macerasına bakabiliriz. Öncelikle,
coğrafi konumlarına bir göz atalım.
=== Coğrafik Durum===
Reşî aşiretinin çoğunlukla Ankara-Konya-Kırşehir il sınırları içindeki
kırsal ve ovalık alanlara yerleştirildiğini belirtmiştik. Aşiret
kolları, belirli noktalarda koloniler şeklinde yoğunlaşmıştır ve coğrafi
olarak Haymana, Kulu, Cihanbeyli ve Malya ovalarına serpilmiştir. Aşiret
kolları, Xelîkan, Omeran, Sefîkan, Çelîkan ve Nasirî (bazıları) olmak
üzere Kulu ve Cihanbeyli ilçelerinde yer almaktadır. Nasirî, Sefîkan,
Bilikan aşiretleri Ankara'nın Haymana, Koçhisar ve Gölbaşı ilçelerinde
yer almaktadır. Kırşehir'de ise Berketî, Oxçîyan, Şêxbilan, Mifîkan,
Molikan ve Bilikan aşiret kolları, Çiçekdağ, Boztepe, Akçakale, Kaman ve
merkez ilçelerine bağlı köylerde iskan edilmiştir. Tüm bu aşiret kolları
hakkında daha geniş bilgi tabloda yer almaktadır.
=== GÖÇÜN TARİHİ===
Reşîlerin Anadolu'ya göçleri çeşitli zaman dilimleri içerisinde
gerçekleşmiştir. Göçün tarihi, kapsam alanı ve coğrafik konumlanışı
hakkında yapılan araştırmalar, Reşîlerin Anadolu'nun
Ankara-Konya-Kırşehir illerinde, özellikle de Haymana, Kulu, Cihanbeyli
ve Malya ovalarına yerleştiklerini göstermektedir. Bu aşiret kolları,
ilçeler bazında da belirli noktalarda yoğunlaşmıştır. Reşîlere bağlı
Xelîkan, Omeran, Sefîkan, Çelîkan ve bir bölümü Nasirî kolları,
Konya'nın Kulu ve Cihanbeyli ilçelerinde bulunmaktadır. Nasirî, Sefîkan
ve Bilikan aşiretleri ise Ankara'nın ilçeleri Haymana, Koçhisar ve
Gölbaşı sınırları içinde yaşamaktadır. Kırşehir'de ise Berketî, Oxçîyan,
Şêxbilan, Mifîkan, Molikan ve Bilikan aşiret kolları Çiçekdağ, Boztepe,
Akçakale, Kaman ve merkez ilçesine bağlı köylerde iskan olmuşlardır.
Reşîlerin Anadolu'ya göçleri öncesinde Antep-Maraş-Adıyaman kesişme
noktalarında yarı yerleşik bir şekilde yaşadıkları bilinmektedir. Ancak,
göç öncesindeki durumları tam olarak netleşmemiştir. Reşîlerin İran'ın
kuzeyindeki Horasan bölgesi ile ilişkileri ise halen araştırılmaktadır.
Reşîlerin yaşam biçimleri ve ekonomik ilişkileri, yerleşik ancak hareket
halinde olan aşiretler kategorisinde değerlendirilmelidir. Sürekli konar
ve göçer halde olan gezgin aşiretler kategorisine girmemektedirler.
=== Yaşam Biçimleri===
Reşîler, hayvanlarının geniş otlak alanlarına ihtiyaç duymalarından
dolayı göçebe hayatı yaşamalarına rağmen, çiftçilik ve tarımla da
uğraştıkları bilinmektedir. Ancak, besicilik asıl geçim kaynağıdır ve
özellikle koyun besiciliği önemlidir. Kapalı bir iktisadi sistemleri
vardır ve kendi kendilerine yetebilen topluluklar olarak görülürler.
Ayrıca, sahip oldukları hayvanlardan çeşitli şekillerde yararlanırlar,
el dokuması giyim eşyaları, kilim, çuval, heybe vb. üretirler. Reşî
halılarının ve kilimlerinin tarihteki ünü de ayrıca belirtilmelidir.
Reşîler, hayvancılık faaliyetleriyle uğraşmakla birlikte, yerleşik
toplumlara özgü tarım ve çiftçilikle de meşgul oldukları bilinmektedir.
Ancak esas geçim kaynakları, özellikle koyun besiciliği alanında
faaliyet göstermeleridir. Kendi kendilerine yetebilen topluluklarda
sıklıkla rastlanan kapalı iktisadi sistem, Reşîlerde de mevcuttu. Sahip
oldukları hayvanları, giysi, kilim, çuval gibi eşyaların yapımında
kullanmak için kullanırlardı. Reşî halılarının ve kilimlerinin tarihteki
ünü ayrıca belirtilmelidir. Reşîler ayrıca canlı hayvan ve et ticareti
yaparak, İstanbul'un et ihtiyacının karşılanmasında önemli bir yere
sahip olmuşlardır. 1540 yılındaki kayıtlarda Reşîlerin, 4 aşiret içinde
2 milyona yakın koyunu elinde bulundurdukları belirtilmiştir. Reşîler,
diğer ihtiyaçlarını ise ürünlerini takas yoluyla değiştirerek
karşılamışlardır. Koyun, keçi, at, deve ve hatta katırları pazara
sürerek ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Alışverişin yapıldığı yerlerde
pazarlar kurulur ve Reşîler bu yolla önemli bir gelir elde ederlerdi.
Reşîler, sürülerinin otlak bulma kaygısı ile Yazlak ve Kışlak arasında
hareket ederlerdi. Yazlakta genellikle besicilik, Kışlakta ise çiftçilik
yaparlardı ve genellikle geri dönüş noktaları Kışlakta inşa ettikleri
evlerdi. Baharın ilk aylarında karlar erimeye başladığında, Fırat
nehrinin kıyılarından Sivas-Kayseri arasındaki Uzunyayla'ya,
Çukurova'nın iç kısımlarına, Suriye Çölü'ne ve hatta Konya, Haymana ve
Kırşehir ovalarına kadar geniş bir coğrafyada hareket ederlerdi.
Görüldüğü gibi, ziyaret edilen yerler bazen yakın, bazen uzaktı ve
genellikle mevsimsel olarak yapılırdı. İhtiyaç duydukları eşyaları at,
deve ve katırlara yükleyerek terkedilmiş, harabe ve eski yerleşim
bölgelerine yakın yerlerde çadırlarını (Kon) kurarlar ve orada
kalırlardı. Reş adı verilen bu çadırlar, koyun ve keçi yününden yapılan
keçelerin birleştirilmesiyle yapılırdı. Ayrıca, kısa bir sürede
kurulabilen ve sökülebilen pratik çadırlardı.
Yayla ve kışlaklara gitmek için öncelikle bölgenin valisi tarafından
verilen izin alınırdı. Her aşiret kolunun, izin belgesinin sınırları
içinde hareket etmesi ve çevreye zarar vermemesi için teminat belgesi
imzalaması gerekirdi. Aşiret ve cemaatlerin başında bir beg bulunurdu.
Bu begler, ileri gelenlerin ve ihtiyarların kanaatleri alınarak eyalet
valisi tarafından atandı ve beylik beratı adı verilen belge ile
görevlerine başlardı. Ancak Reşîlerde beglerin seçimi farklıydı,
kendileri seçim yapar ve eyalet valisi tarafından onaylanırdı.
Beg ailesi ve İhtiyarlar Meclisi ile birlikte aşiret aristokrasisini
oluşturan Torin kastı, Reşî toplumunda yer alıyordu. Beg ailesiyle
çoğunlukla akrabalık bağı olan Torinler, istedikleri kişiyi seçme
yetkisine sahipti. Aynı zamanda, Osmanlı'nın Balkanlar'da Slav kökenli
milletlere uyguladığı Voyvodalık kurumuna da sahip oldular. Bu sayede,
merkeze karşı kısmi sorumluluklarının yanında yarı otonom bir statü
kazandılar ve kendi kendilerini yönetme imkanı buldular.
=== STATÜLERİ===
Reşîler, Osmanlı toplumunda Tımar, Zeamet ve Has Reaya olarak
sınıflandırılmışlardır. Has Reaya statüsünde oldukları için Üsküdar'daki
Valide Sultan Vakfı'na bağlıydılar ve merkezle ilişkileri bu vakıf
üzerinden yürütülürdü. Ödedikleri vergiler de doğrudan bu vakfın
kasasına giderdi. Reaya vergileri kapsamında Bennak ve Mücerred
vergilerini öderlerdi. Bennak, arazisi olmayan evli bir kişiden alınan
ve tam veya yarım çifti olan vergi türüydü. Ederi 12 akçe idi ve ekini
olan Bennak vergisi için ise 17. yüzyıldan sonra 18 akçe kuruş
alınmıştır.
=== SÜRGÜN VE İLK İSKAN GİRİŞİMLERİ===
16. yüzyılın sonlarına doğru, yarı yerleşik ve konar-göçer aşiretler,
büyük değişimler ve yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. 1650'lerde
kaybedilen savaşlar ve iç isyanlar nedeniyle imparatorluğun bünyesinde
büyük bir bozulma ve karışıklık yaşandı. Binlerce yerleşim yeri harap
oldu ve terk edildi. Mali ve askeri sıkıntılar arttı, merkezi ve yerel
otorite tanınmaz hale geldi. Bu mali ve askeri krizden çıkmak ve ele
geçirilemeyen aşiretleri sindirmek için yönetim, kapsamlı çözümler
üzerinde çalışmaya başladı. Bu çözümlerin en önemlisi, yerleşim
politikasıydı. 1691'de Fazıl Mustafa Paşa döneminde, geniş bir yerleşim
politikası uygulandı. Osmanlı, kurulduğu günden beri bu tür politikalara
aşinaydı.
Yani, iskan politikasına Osmanlı İmparatorluğu yabancı değildi. Uzun
yıllara dayanan bir deneyimi vardı. Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa
döneminde alınan iskan teşebbüsü kararı, beş ana bölgeyi kapsıyordu. O
zamanki deyimle, bu beş eyaletin sınırları içinde gerçekleşen bir iskan
teşebbüsüydü. Bu eyaletler şunlardı: A. Rakka ve Halep eyaletleri içinde
bulunan bölgelere iskan B. Hama ve Humus sancağına iskan C. Anadolu
Eyaleti ve topraklarına iskan D. Adana Sancağı'nda Ayaş Berendi ve Kınık
kazaları bölgesine iskan E. Bozok sancağına iskan.
Özellikle Rakka ve Halep eyaletleri içerisinde bulunan bölgelere yapılan
iskan, Reşî aşiretinin bazı kollarını da kapsıyordu. Verilen ferman ise,
hangi aşiretin nereye yerleştirileceği ve nasıl iskana tabii tutulacağı
konusunda oldukça açık bir içeriğe sahipti. Aşiretlerin isimleri tek tek
belirtilerek en ince ayrıntısına kadar bilgi verilmişti. Bu, Osmanlı'nın
bu tür konularda oldukça hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Şimdilik,
konunun dağılmaması için aşiret listelerine girmeyeceğiz ancak ileride
ele alabiliriz.
İskan teşebbüsü, Osmanlı İmparatorluğu'nun 16. yüzyılın sonlarına doğru
karşı karşıya kaldığı ciddi mali ve askeri krizin sonucu olarak ortaya
çıkmış bir politikadır. Binlerce yerleşim merkezi harap olmuş, sakinleri
tarafından terk edilmişti. Mali ve askeri sıkıntılar yüz yüze kalmış,
merkezi ve yerel otorite yer yer tanınmaz hale gelmişti. Bu krizden
çıkmak ve ele avuca gelmeyen aşiretleri sindirmek amacıyla, Osmanlı
yönetimi kapsamlı çözümler üzerine düşünmeye başlamıştır. Bu çözümlerin
en önemlisi, iskan siyasetidir. İskan politikasına yabancısı olmayan
Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllara dayanan bir tecrübeye sahipti.
1691 yılında Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa döneminde alınan kararla
birlikte, etki alanı oldukça geniş bir iskan politikası yürürlüğe
sokuldu. Osmanlı'nın bu tür politikalara aşina olduğu göz önüne
alındığında, iskan teşebbüsü görece kolay bir şekilde hayata geçirildi.
Beş ana bölgeyi kapsayan iskan teşebbüsü, ayrıntılı bir şekilde
planlandı.
Ferman ile belirlenen şu üç ana madde, iskan teşebbüsünün asıl amacını
ortaya koymaktadır:
Devlet tarafından kontrol edilmesi zor asi grupların Suriye'deki Arap
Bedevilerine karşı bir güvenlik unsuru olarak set fazifesini görevini
sağlamaları. Harap ve boş iskan merkezlerinin yeniden canlandırılması.
Konar-Göçer hayat tarzlarından dolayı yerleşik halka zarar veren ve yer
yer kontrol edilemeyen aşiretlerin ıslahı. Osmanlı İmparatorluğu'nun
iskan politikası, sadece aşiretleri sindirmek değil, aynı zamanda
imparatorluğun içinde bulunduğu krizden çıkmak ve yeniden toparlanmak
için de bir fırsat sunmuştur.
Yukarıda bahsettiğimiz iskan teşebbüsü fermandaki kararlara göre,
Reşîlerin belirli kollarının Kuzey Suriye'de yerleşik hayata geçirilmesi
zorunlu kılınmıştır. Fermanın yayınlanmasına neden olan Suriye bölgesi,
özellikle Kuzey ve Batı Suriye toprakları, Reşîler için yabancı değildi.
Bu bölgeleri eskiden beri yazlık olarak kullanıyorlardı ve özellikle
Kuzey (Rakka Eyaleti) ve Beli nehrinin kıyılarına düzenli bir biçimde
gider gelirlerdi. Ancak bölgedeki değişimler doğal olarak onları da
etkiledi.
Suriye bölgesi, 1516 yılına kadar merkezi Kahire'de olan Memluk
Sultanları'nın hakimiyeti altındaydı. Ancak Yavuz Sultan Selim'in
Mısır'ı ele geçirmesiyle bu hakimiyet Osmanlılara geçti. Memluk
Sultanları, bölgeyi bazı Arap aşiretlerinin kontrolüne bırakarak emirlik
kurumu adı altında yönetmişlerdi. Otonom bir statüye sahip olan bu
emirlikler, bir anlamda Memluk Sultanları'nın yerel temsilcileri
konumundaydılar. Osmanlı ilk dönemde bu ilişkileri olduğu gibi devam
ettirdi.
Zamanla, Osmanlı hükümeti, siyasi gelişmelere paralel olarak, Arap
emirlikleriyle olan ilişkilerinde değişiklikler yaptı. İki taraf
arasında karşılıklı güvensizlik ve çıkar çatışmaları başladı ve bu durum
zamanla iyice kötüleşti. Sonuçta, Osmanlı yönetimi Arap emirlikleriyle
uzun vadede çalışmanın ve kontrolün sağlanmasının mümkün olmadığına
karar verdi. 1585 yılında, Şam vilayeti ve çevresindeki Arap
aşiretlerine karşı bir cezalandırma hareketi başlatıldı. Bölgedeki tüm
aşiret liderleri ve ileri gelenleri tutuklanarak İstanbul'a esir olarak
gönderildi. Bu hareket sonuç vermeyince, Osmanlı hükümeti farklı arayış
ve çözümler için yola koyuldu.
Halep eyaletinin kuzey batısında bulunan Kürd aşiretleri ve Reşî ler,
Kilis Voyvodalığı adı altında yönetilmekteydi. Osmanlı yönetiminin
Balkanlarda uyguladığı Voyvodalık kurumu, Kürdlerin yaşadığı topraklarda
da geçerliydi ve Reşî ler kendi yaşam alanlarında bu kurumun etkisi
altında kalmaktaydılar.
Osmanlı belgelerinde Kürd Livası olarak geçen Liva-i Ekrad, Maraşlı
Reşwanzadelerin yönetimindeydi ve belgelerde Liva-i Ekrad olarak
anılıyordu. Reşwanzadeler, 18. yüzyıldan itibaren valilik düzeyinde bir
güce sahip olmuştu ve diğer Kürd aşiretlerinin liderleri
durumundaydılar. Görevleri, yönetim işlerinin yanı sıra aşiret
üyelerinin tespit edilmesi, vergi kayıtlarının tutulması, düzen ve
güvenliğin sağlanması ve imparatorluğun ihtiyacı olduğunda
kullanılabilecek süvari alaylarının oluşturulmasıydı. Reşwanzadeler,
merkeze göreceli bir bağlılık düzeyinde otonom bir tarzda yönetim
görevlerini yürütüyorlardı.
Bu ilişkilerin yürütülmesi için Üsküdar'daki Valide Sultan Vakfı devreye
giriyordu. İskan listesinde Reşîlerin de yer aldığı anlaşılınca, birçok
kez delegasyonlar İstanbul'a gitmiş, aracılar vasıtasıyla karar
değiştirilmeye çalışılmıştır.
1691 yılında yürürlüğe sokulan mecburi iskan kararı sadece Kilis
Voyvodalığına bağlı olan Reşî aşiret kollarını değil, Sivas ve
Diyarbakır eyaletleri sınırları içinde bulunan diğer kolları da
kapsıyordu. Ancak dikkat çekici olan nokta, özellikle iki aşiretin
isminin fermanın altı çizilerek belirtilmesiydi: Reşîler ve Avşarlar.
Bu olayların sonucunda, Reşîler genel bir iskan siyasetiyle yaşam
merkezlerinden kopartılarak, geçmişte sürülerini otlatmak için
gittikleri Suriye çöllerine yerleştirildi. 1700'lerin başından itibaren
başlayan ve 1860'lara kadar süren bu dönem, tam bir buçuk yüzyıl süren
bir çalkalanma döneminin başlangıç evresi olarak kabul edildi.
Bu süre boyunca, Reşî ler arasında kaçışlar, yeni sürgün edilişler ve
gidiş gelişler yaşandı. Bazı kollar, fırsatını bulduklarında geri
dönerken, diğerleri ise gitmeyi hiç düşünmediler. Otorite boşluğundan
yararlanarak kalanlar da vardı. Ancak bazıları bu bölgeyi hiçbir zaman
benimsemedi. Coğrafyanın besicilik için uygun olmaması ve Arap
aşiretlerinin sürekli saldırıları, gitmek istememenin başlıca nedenleri
arasındaydı.
1815 yılına gelindiğinde, Beni-Said aşireti önderliğindeki Arap
aşiretleri bölgeye saldırarak ciddi tahribatlara sebep oldu. Yakılan ve
yıkılan yerleşim yerleri nedeniyle bölge neredeyse yaşanmaz hale geldi.
Mecburi iskana tabi tutulan yarı gönüllü aşiretler, Osmanlı yönetiminin
"kalın ve direnin, yerinizden ayrılmayın" gibi emirlerine uygun
davranmadılar. Bunun yerine, geçmişte kışlak olarak kullandıkları
Çukurova, Sivas-Uzunyayla ve Anadolu'nun iç kesimlerine doğru göç etmeye
başladılar.
1830 yılında Sivas eyaletinde bulunan Reşî aşiretleri, aşiret konumundan
çıkma yoluna gitmeyerek eski yaşam alanlarına geri döndüler. Merkezi
yönetim bu duruma çözüm bulmak amacıyla aşiretlerin başına bir sorumlu
tayin etme usulüne başvurdu. Aşiretlerin daha iyi kontrol edilebilmesi
amaçlanmıştı. Konya ve Ankara civarlarında kışlayan aşiretlere de benzer
şekilde sorumlular tayin edildi. Bu sorumlular genellikle aşiret
mensupları arasından seçiliyor ve belirli ünvanlar (Mala Kûrk, Berat,
Mühür) verilerek devletin sorumluluğuna ortak ediliyordu.
1842 yılında, aşiretlerin resmi bir statüsü yoktu ve belirsizlik
hakimdi. Bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle,
aşiretlerin yazlık ve kışlık için farklı yerlere gitmelerine gerek
kalmadan, bulundukları sancak ve kaza geniş topraklarda iskan edilmeleri
ve ihtiyaçlarının karşılanması yolu önerildi. Boşta kalan topraklar ve
tarlalar aşiretlere tahsis edildi ve ziraat ile uğraşmaları teşvik
edildi. Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydın eyaletleri bu uygulamaya
öncülük etti. Buna karşı çıkanlar ise asker kullanmak suretiyle zor
kullanılarak çözüme dahil edildi.
Yeni köylerin yanı sıra mevcut köylerin içine dağıtılmak suretiyle de
iskan edilen aşiretler için, Reşî ve Avşarların mümkün mertebe toplu
halde bulunmalarına özen gösterildi. Bu amacın yerine getirilmesi, yerel
yöneticilere gönderilen yazılı emirlerde de özellikle belirtilmişti.
Yani, Reşîler ve Avşarlar toplu şekilde iskan edilmemeleri için
tedbirler alınmıştı.
=== Fırka-i Islahiye===
Çukurova bölgesi, Kozan Dağı ve Kürd Dağı etrafında hüküm süren isyan ve
karışıklık, iskânları gerçekleştiremeyen aşiretlerin durumu, devlet
yetkilileri tarafından yeniden ele alındı. İlk iş olarak, geniş bir
komisyon kuruldu ve bu komisyona "Fırka-i Islahiye" adı verildi.
Komisyon, bir askeri birliğin emrine verildi. Padişah Abdülaziz
(1861-1876) döneminde kurulan bu ordu, yedi Balkan taburu, bir Girit
askeri taburu, Hassa ikinci süvari alayından bir tabur ve diğer
gruplarla birlikte on beş piyade, iki alay süvari ve 500-600
Çerkez-Gürcü atlılardan oluşuyordu.
Fırka-i Islahiye, özellikle Çukurova bölgesindeki isyan ve karışıklık
yataklarının kontrol altına alınması amacıyla kurulan bir komisyondur.
İskanı başarısız olan aşiretlerin durumunun yeniden ele alınması
sonrasında oluşturulan bu birlik, Padişah Abdülaziz döneminde
kurulmuştur. İskenderundan Sivas Eyaleti hududuna kadar olan geniş bir
bölgede görevlendirilen birlik, 1 tabur Girit askeri, yedi Balkan
taburu, Hassa ikinci süvari alayı, 15 piyade, 2 alay süvari ve 500-600
Çerkez-Gürcü atlıdan oluşuyordu. Derviş Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa'nın
başında yer aldığı bu birlik, askeri sevk ve idare, şiddet kullanımı,
bölgedeki halkın devlet varlığını hissetmesi, karşı çıkan aşiret ve aile
liderlerinin bölgeden çıkarılması, ıslah edilen yerlerin devlet
yönetimine uygun şekilde teşkilatlandırılması, vergilerin azaltılması ve
tapusuz arazilere tapu verilmesi gibi konularda yetkili kılınmıştır.
Fırka-i Islahiye birlikleri, 1865 yılında vapurla İskenderun limanına
indirilirken bir genel af ilan edildi. İlerleyen dönemde, gönüllü olarak
iskan olmaya karar veren aşiretlerin önde gelenlerini tanıyan şahıslar
tayin edildi ve bir genel toplantı düzenlendi. Bu toplantıda, devletin
niyeti açıkça ifade edildi ve aşiretlerin eski hareket tarzlarının
yasaklandığı, yerleşik hayata geçmelerinin istendiği bildirildi. Karşı
çıkanlar için ise mevcut ordu (Fırka-i Islahiye) tarafından gerekli
müdahale yapılacağı açıkça ifade edildi. Birçok aşiret bu koşulları
kabul etmek zorunda kaldı, kabul edenler arasında Reşîler de yer aldı.
Her kol, bulunduğu eyalet sınırları içinde iskan edilecekti.
Fırka-i Islahiye'nin çalışmaları sonucunda bölgedeki aşiret sorunlarına
bir çözüm getirildi. Bu kapsamda Kerkütlü, Çerçili, Hanagzi,
Türtbahçesi, Egintili, Keferdiz Nahiyeleri ve Dumdum ovası aşiretleri
birleştirilerek yeni bir kaza oluşturuldu. Buraya, Fırkanın isminden
esinlenilerek Islahiye adı verildi. 1866 yılında, kaza merkezi olarak
aynı adla bir kasaba da kuruldu ve Delikanlı ile Çelikanlı
aşiretlerinden yüzer hane buraya yerleştirildi. Ardından, Islahiye
Sancak Merkezi olmak üzere Izziye, Hassa ve Bulanık kazaları
birleştirilerek Maraş Mutasarrıflığına bağlı bir kaymakamlık teşkil
edildi. Bu sayede Gavur dağlarının en önemli aşiretleri sindirilerek
iskan edildi.
Anadolu'nun üç büyük şehrindeki aşiret kollarının bir bölümünün, Derviş
Paşa, Ahmet Cevdet Paşa ve sonrasında halefi olan Kürd İsmail Paşa ile
yapılan görüşme ve anlaşmalar sonucu bugünkü yerleşim yerlerine
yerleşmeyi kabul ettikleri düşünülmektedir. Mevcut verilere göre, Sivas
valisinin etkileri ve Islahiye fermanının sonuçlarına göre iskanın
gerçekleştiği belirtilmektedir.
Reşîlerin Anadolu'daki önemli bir kısmı, yapılan anlaşmalar sonucu
bölgeye gelmiş ve yerel yöneticilerle görüşmelerde bulunmuştur. Alınan
karar sonucunda aşiretlerin bulundukları eyaletin sınırları içerisinde
kalmaları ve yerleşik hale gelmeleri kabul edilmiştir. Diğer yandan,
yerlerini değiştirmek isteyenlere, vali tarafından Mürur Tezkiresi
verilmesi şartı ile kefil gösterilmeye başlanmıştır. Yani, aşiret ileri
geleni ile vali arasında yapılan mutabakat sonucu, aşiretler yeni
alanlarına yerleştirilmişlerdir.
Reşîlerin göç macerası, bir takım ara kaymalar ve geri dönüşlerle
karşılaşsa da, belirli bir zaman dilimi içerisinde Ankara, Konya ve
Kırşehir illeri sınırları içerisine yerleşmeyi başardılar. Farklı aşiret
kollarının farklı zamanlarda yerleştiğini de belirtmek gerekir. Genel
anlamda iskanın bu şekilde oluştuğunu tahmin ediyoruz. Bundan sonra,
farklı bölgelere yerleşen aşiretlerin yerel yöneticilerle yaptıkları
görüşmeler ele alınacaktır. Ancak, henüz işin başında olduğumuzu ve
zamanla tarihimizle ilgili daha net bilgiler elde edeceğimizi
unutmamalıyız.
=== Sonuç===
Sonuç olarak, Reşîler Anadolu'nun üç büyük şehri olan Ankara, Konya ve
Kırşehir il sınırları içerisinde yerleşik haldedirler. Bu yerleşim
süreci 1791'den 1893'e kadar uzanan bir dönemi kapsamaktadır. Ayrıca,
Antep-Adıyaman-Maraş üçgeninde, Anadolu ve Kürdistan'ın kesişme ve temas
noktalarından birinde yaşamaktaydılar.
Konar-Göçer hayatı sürmelerine rağmen, Reşîler yerleşik bir hayat
sürdüler. Yazlık ve kışlık bölgeler arasında besicilik faaliyetleri
nedeniyle hareket halindeydiler, ancak her zaman geri döndükleri merkez
Kilis Voyvodalığı idi. Vergilerini ödemek için Topkapı ve Yıldız
saraylarındaki harem dairesine ve Üsküdar'daki Valide Sultan Vakfı'na
yardım amacıyla kurulan hayır kurumlarına öderlerdi.
1691 yılında çıkarılan ferman gereği, Konar-Göçerler Arabistan çöllerine
(Suriye'nin Rakka eyaleti) yerleşmeye zorlandılar. Ancak, herkes gitmedi
ve bazıları geri döndü. Otorite boşluğundan dolayı bazıları eski
yerlerine geri döndü. Bu durum 1839 yılına kadar sürdü. Tanzimat
Fermanı'nın çıkmasıyla, Konar-Göçerlerin durumları yeniden ele alındı ve
yazlık ve kışlık olarak kullandıkları yerlere yerleşmeleri istendi.
Ancak, bu yöntem işe yaramayınca, Islahiye Fermanı ve Fırkası
aracılığıyla zorla yerleşmeleri sağlandı (1865).
Reşîlerin Anadolu'ya göçü iki ana güzergah üzerinden gerçekleşti.
Bunlardan biri Sivas-Uzunyayla, diğeri ise Adana-Ceyhan rotasını takip
etti. Kona Reş olarak adlandırdıkları dönemde, çadırlarda kaldılar. Daha
sonrasında, terk edilmiş bölgelere yerleşmeye başladılar. Mifîkan,
Şêxbilan, Berketî, Molîkan, Oxçîyan ve Bilikan kolları Kırşehir'e;
Xalîkan, Omeran, Nasirî ve Sefîkan kolları Konya Kulu'ya yerleşti.
Ayrıca, Bilikan ve Nasirî kollarına bağlı aileler Ankara dolaylarına
iskan edildiler. İskan görüşmelerini Omeran beyleri yürüttü ve valilerle
sancak kaymakamları bürokratik işlemleri gerçekleştirdi.
Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orta Anadolu bölgesinde
yaşayan Rışvan aşiretinin göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş
sürecini, sosyal, ekonomik ve politik açılardan incelemeyi
amaçlamaktadır. Ayrıca, Rışvan aşiretinin bölgede yerleşik hayat tarzını
benimsemesi sürecinde karşılaştığı zorluklar ve adaptasyon sorunları ile
iskân sürecini etkileyen faktörler incelenecektir. Bu çalışma, Osmanlı
İmparatorluğu'nun göçebe halklarla olan ilişkisini ve iskân
politikalarını anlamak için önemli bir kaynak olacaktır.
=== Giris===
Orta Anadolu bölgesinde yerleşik hayat tarzına geçiş yapmak zorunda
kalan göçebe aşiretler, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından
Fırka-i Islahiye ve İdare-i Umumiyye-i Muhacirîn Komisyonu gibi özel
kurumlar aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmıştır. Özellikle Rışvan
aşireti, Orta Anadolu'nun Haymana bölgesine yerleştirilmiş ve bu süreçte
yerleşme coğrafyası ve nüfus yapısı üzerinde önemli etkiler oluşmuştur.
Aynı zamanda, yerleşik hayat tarzına geçiş sürecinde yaşanan zorluklar
ve adaptasyon sorunları araştırılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde göçebeler önemli bir bölümü
oluşturuyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde
göçebelerin etkisi büyüktü. Hatta, hükümdarlıkların kurulması ve
yıkılmasına bile neden olabilirlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucu
hanedanı da göçebelerden geliyordu ve devletin kuruluş döneminin
göçebelik niteliği Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesine büyük katkıda
bulunmuştu.
Ancak, Anadolu'ya Türk göçünden önce gerçek bir nomadizm yoktu. Yeni
fethedilen topraklarda uzun soluklu bir varlık oluşturmak için, Osmanlı
İdaresi'nin en etkili politikalarından biri orada nomadik aşiretleri
yerleştirmekti. Trakya ve Balkanlar'ın Osmanlı fetihinden sonra, bu
bölgelerde yarı-nomadik Türkmenlerin büyük göçü, yeni fethedilen
toprakların nüfus yapısını değiştirdi.
Ancak 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, bölgesel istikrarı sağlamak ve
sosyal ve ekonomik sorunları çözmek için göçebeleri yerleştirme
politikasını uygulamaya başladı. Bu politika, özellikle Orta Anadolu
bölgesinde, göçebe aşiretlerin yerleşik hayata geçişini ve bölgenin
demografik yapısını değiştirmesini sağladı. Rışvan aşireti örneğinde
olduğu gibi, göçebe aşiretlerin bölgeye yerleştirilmesi, yerleşim
coğrafyası ve nüfus yapısı üzerinde büyük etkiler yarattı.
Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, özellikle 20. yüzyılın
başlarında, göçebelerin sayısı hızla azalmış ve göçebelik hayat tarzı
yavaş yavaş yok olmaya başlamıştır. Bu azalma, Osmanlı İmparatorluğu'nun
son dönemlerinde uygulanan iskân politikaları ve göçebelerin zorunlu
olarak yerleşik hayata geçmeleri sonucu gerçekleşmiştir. Bugün
Türkiye'de göçebelik hayat tarzı neredeyse yok denecek kadar azdır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihinde, nomadların büyük sayılarının
devamlı hareketliliği devletin çok fazla faydalanmasına yol açmıştır.
Ayrıca, nomadların Osmanlı ekonomisine katkıları devlet için
vazgeçilmezdi. Bu nedenle, onlara bazı ayrıcalıklar verilmiş ve
imparatorluk sistemi içinde bazı ölçüde özerk olarak çalışmalarına izin
verilmiştir. Bazı durumlarda tarımsal üretimde katılımlarının yanı sıra,
yün ve deri üretiminde ve taşımacılıkta devletin onların üzerinde
bağımlı olduğu bazı sektörlerde görülen resim, arşiv kaynaklarında
onların çoğunlukla sorunlu insanlar olarak resmedildiği gerçeğiyle
çelişmektedir. Bu iki ürünün Anadolu ve Balkanlar'dan Avrupa'ya
ihracatı, on dördüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar Osmanlı ekonomisi
için önemli gelir kaynaklarından biriydi. Ayrıca, hayvan ve hayvansal
ürünlerin temel tedarikçileri de onlardı. Devlet, onları imparatorluk
ordusunun potansiyel bir kaynağı olarak da faydalanmıştır. Özellikle
Cebeci ordusunun kurulmasına kadar, nomadlar Osmanlı ordusu için önemli
bir kaynaktı.
Özellikle Balkanlar'da, asker olarak rolü önemlidir. 1691 yılında
Rumeli'deki nomadlar yeni bir yasal duruma kavuşturuldu ve askeri birim
olarak organize edildi. Merkezi otoriteler tarafından verilen adları
evlad-ı fatihan oldu. Ancak, devşirme sisteminin uygulandığı dönem
sonrası, imparatorluk ordusunda önemi azaldı.
Devlet için belirli yönlerde hayati önem taşımalarına rağmen, Osmanlı
hükümeti genellikle belirli bölgelerdeki bazı nomadik grupları merkezi
otoriteye tehdit olarak görür. Bu nedenle, zorunlu yerleştirmeye maruz
kalmışlardır. Bayezid I ve Mehmed I, devleti merkezileştirmeye yönelik
girişimleri nedeniyle "nomadların düşmanları" olarak bilinirler.
16. yüzyılın başlangıcından itibaren Osmanlı merkezi yönetimi bu konuyu
ciddiye aldı ve nomadların yerleşimleştirilmesi hız kazandı. Osmanlı
politikasındaki bu değişim, iki açıdan değerlendirilmelidir. Öncelikle,
devletin önceki zamanlarda bu konuda ciddi olarak durmamasının nedeni
sorgulanmalıdır? Sonra devletin bu konuda odaklandığı neden
sorgulanmalıdır. Aslında, bu sorulara verilen cevaplar birbirleriyle
yakından ilgilidir.
Celali İsyanları, imparatorluğun geniş alanlarında patlak verdi ve
imparatorluk komşu rakiplerle savaşırken bir kargaşalı dönem yaşandı. Bu
nedenle, yöneticilerin nomadların yerleşimleştirilmesine çok fazla önem
vermemesi kaçınılmazdı. İkincil olarak, isyanlar ve kronik hırsızlık
nedeniyle birçok köy ve tarım alanı terk edildi
Bu nedenlerle, Osmanlı yöneticileri, nomadların yerleşimleştirilmesini
önemli bir konu olarak görmeye başladılar. Onların yerleşimleştirilmesi,
imparatorluğun istikrarını ve güvenliğini sağlamak için önemliydi.
Ayrıca, yerleşimleştirilmiş nomadlar, devletin vergi toplamasını
kolaylaştırmak ve tarımsal üretimi arttırmak için de önemliydi. Bu
nedenlerle, Osmanlı yöneticileri, nomadları yerleşime zorladılar ve
onların yerleşimleştirilmesini hızlandırdılar.
19. yüzyılda, devlet nomadik kabileleri yerleştirmek için daha
sistematik bir politika izledi. Özellikle Tanzimat döneminde, bu
politika hız kazandı. Osmanlı hükümeti, 1839 yılında Tanzimat Fermanı
ilanı ile modernleşme ve batılaşma sürecine girdi. Bu dönemde önemli
gelişmeler ve değişimler yaşandı. Siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeler,
özellikle idari ve mali alanlarda başlatılan reformları takip etti. Hem
idari hem de mali reformlar, nomadlar dahil olmak üzere sıradan
insanların hayatlarını doğrudan veya dolaylı olarak etkiledi.
Bu dönemde nomadik kabileleri yerleştirmeye yönelik sürekli girişimler,
1863 yılında Fırka-ı Islahiye'nin kurulmasına yol açtı. Devletin o
döneme kadar güneydoğu Anadolu'da özellikle nomadik kabileleri
yerleşimleştirmek için yaptığı girişimlerin başarısızlığı, bu askeri
birimin oluşumunun ana nedeniydi. Bu arada, Krime'den özellikle
imparatorluğun geri kalan topraklarına sürekli bir nüfus taşınması, bu
insanların yerleşimlerini organize etme ve uyumlarını kolaylaştırma
ihtiyacını doğurdu. Bu amaçla, 1860 yılında Muhacirîn Komisyonu kuruldu
ve daha sonra 1876-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası İskan-ı Muhacirîn
Komisyonu olarak yeniden organize edildi. Son olarak, Balkan Savaşları
sonrası 1916 yılında Aşair ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumisi kuruldu ve
bu kuruluş tüm nomadlar ve göçmenlerle ilgili politikaları tek başına
yürüttü.
Osmanlı toplumunun önemli bir bölümünü oluşturan yerliler aslında
Osmanlı tarihçileri tarafından çokça incelenmemiş bir konudur. Bunun
nedeni yerlilerin geçmişini araştırmak için gerekli olan zorluklar
olabilir. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu'nda yerlilik konusu hala
Osmanlı tarih yazımının en az incelenen konularından biridir. Bu alanda
yazılmış az sayıda makale ve kitap bulunmaktadır ve bunların çoğu yerli
kabilelerin devlet ile olan ilişkisini devletin açısından incelemeye
odaklanmıştır. Son zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu
konusunda yapılan tartışmalar, bu konuyu tekrar Osmanlı tarih yazımının
gündemine getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu için yazılmış olan tarih kitaplarından bazıları
aşiretlerin yerleşimleri ve sosyal ve ekonomik durumlarını incelemeye
odaklanmıştır. Bu konuda ilk olarak Cengiz Orhonlu, kitabı olan "Osmanlı
İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskanı"nda devlet-aşiret ilişkilerini,
sosyo-ekonomik durumlarını, hukuki durumlarını ve devletin
yerleşimlerine yönelik politikalarını sistematik bir şekilde analiz
etmiştir. Orhonlu'nun öğrencisi Yusuf Halaçoğlu da aynı konuyu incelemiş
ve "XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve
Aşiretlerin Yerleştirilmesi" adlı bir kitap yazmıştır. Ancak bu kitap
Orhonlu'nun kitabının benzeri olarak kabul edilmektedir. Rışvan
aşiretini ayrıntılı olarak analiz eden tek çalışma Faruk Söylemez
tarafından yazılan "Osmanlı Devletinde Aşiret Yönetimi: Rışvan Aşireti
Örneği"dir. Genel olarak tanımlayıcı olsa da, sadece arşiv kaynaklarına
dayanmaktadır ve Rışvanların ekonomik ve siyasi durumlarını göstermede
son derece yararlıdır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde aşiretlerin yerleştirilmesi ve iskan
politikaları konusu, sadece Osmanlı tarihçileri tarafından değil, aynı
zamanda sosyal antropologlar ve sosyologlar tarafından da incelenmiştir.
Ancak, bu konuda yazılmış olan çalışmaların çoğu genellikle Osmanlı
Devleti'nin aşiretlerle olan ilişkisini ve iskan politikalarını ele
almaktadır. Bu nedenle, aşiretlerin sosyal ve ekonomik durumları,
yerleşim yerleri ve diğer yönleri hakkında daha detaylı bilgilere
ihtiyacımız vardır. Bu konuda yapılacak daha fazla çalışma, Osmanlı
İmparatorluğu'nun aşiretlerle olan ilişkisini ve iskan politikalarını
daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde aşiretlerle ilgili yapılan çalışmalar
sınırlı sayıdadır ve aşiretlerin sosyal, ekonomik durumları ve 19.
yüzyılda yerleşme ve yerleşme sonrası süreçleri özellikle araştırılmamış
konulardır. Aşiretlerin yerleşimleşmesi, 19. yüzyıl Osmanlı
İmparatorluğu'nun demografik değişiminde önemli bir unsurdur, ancak 19.
yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfus yapısı üzerine çalışan
tarihçilerin çoğu Balkanlar, Kırım ve Kafkasya'dan olan göçlerle
ilgilenmiştir. Ancak, bu durum özellikle milliyetçiliğin etkisiyle nüfus
çalışmalarının bir siyasi konu haline geldiğinden kaynaklanmaktadır. Bu
tür çalışmaların çoğu esas olarak etnografik niteliktedir. Kısacası, 19.
yüzyılda aşiretlerin yerleşimleşmesi Osmanlı tarih yazımında ihmal
edilen bir konudur.
Bu çalışma, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda Rışvan aşiretlerinin
sedentarizasyon sürecini, sebeplerini ve sonuçlarını, ayrıca sedenteryen
yaşam tarzına uyum sürecini anlamak amacıyla Rışvan aşiretlerini örnek
olarak incelemeye odaklanmaktadır. Şimdiye kadar, Rışvan aşiretlerinin
sedentarizasyonu konusu iki farklı perspektiften incelenmiştir. Osmanlı
tarihi bağlamında Rışvan aşiretlerinin sedentarizasyonunu değerlendiren
akademik kaynaklar dışında, merkez-Anadolu Kürtleri hakkında yapılmış
olan bazı Kürt amatör araştırmacıların çalışmaları da bu kaynaklar
arasında bahsedilmelidir. Bu araştırmacıların çoğu İskandinav
ülkelerinde yaşamakta ve merkez-Anadolu Kürtleri olarak kendilerini
tanımlamaktadırlar.
Ancak, bu tür çalışmalar genellikle kaynakların yetersizliği nedeniyle
yüzeysel ve genel olarak niteliklerinden dolayı akademik çevreler
tarafından kabul görmemektedir. Bu nedenle, Rışvan aşiretlerinin
yerleştirilme sürecinin anlaşılması için, yalnızca Osmanlı tarihine
odaklanarak, ama aynı zamanda kaynakların yetersizliği nedeniyle sınırlı
olan çalışmaların eksikliklerini tamamlamak amacıyla, arşiv ve yerleşim
yerlerinde yapılan incelemelere dayalı bir çalışma yapmak
gerekmektedir.
Bu çalışmada, Rışvan aşiretleri örneği üzerinden, 19. yüzyılda Osmanlı
İmparatorluğu'nda aşiretlerin yerleşim düzenlerinin, nedenlerinin ve
sonuçlarının anlaşılması, ayrıca yerleşik yaşama uyum sürecinin
incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu konuda yapılmış çalışmalar genellikle
Osmanlı tarihi bağlamında aşiretlerin yerleşimleri üzerinden
incelenmiştir. Ancak, bunun yanı sıra Orta Anadolu Kürtleri hakkında
yerel tarihi çalışmalar da mevcuttur. Bu çalışmaların çoğu akademik
nitelikte olmamasına rağmen, Nuh Ateş'in 1992 yılında Almanya'da
yayınlanan "İç Anadolu Kürtleri- Konya, Ankara, Kırşehir" ve Rohat
Alakom'un 2004 yılında yayınladığı "Orta Anadolu Kürtleri" gibi
çalışmalar önemlidir. Bu çalışmaların ortak bir özelliği ise kaynakların
yeterli şekilde değerlendirilmemiş olmasıdır. Bu nedenle, bu çalışmalar
karışık ve çelişkili argümanlar içermektedir.
Ancak, bu yazarların çalışmaları genellikle yerleşim yerlerinin
tarihine, sosyal ve ekonomik duruma ve hatta diline dair bilgi
içermektedir ancak yerleşim sürecinin nedenleri ve sonuçları konusunda
yeterli bilgi içermez. Ayrıca, bu yazarların çalışmaları genellikle
Osmanlı Devleti'nin iskan politikalarına ve yerleştirme sürecine dair
bilgi içermemektedir. Bu nedenle, Rışvan aşiretlerinin yerleşim sürecini
anlamak için Osmanlı tarihi perspektifinden bakmak ve arşiv
kaynaklarından yararlanmak gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, 19.
yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda Rışvan aşiretlerinin yerleşim
sürecini, nedenlerini ve sonuçlarını, Rışvan aşiretlerini örnek olarak
inceleme yoluyla anlamaktır.
Son yıllarda tarih alanındaki ilgi artmıştır, özellikle kendi
ailelerinin tarihlerine yönelik. Tarih alanının popüler hale gelmesiyle
birlikte insanlar kendi geçmişlerini öğrenmeye daha fazla ilgi duymaya
başlamıştır. Kimi araştırmacılar kendi ailelerinin tarihlerini
araştırmak için medyada tanıdık olan tarihçilerin eserlerini kullanmaya
daha yatkındır. Bu nedenle, Anadolu'da önemli bir mirası olan
aşiretçilik, nomadizm ve yerleşmecilik gibi konularla ilgili yazılan
yazıların sayısı artmıştır.
Bu çalışmalar, Osmanlı nomadları konusunda çok az olduğu için,
alanlarında değerlidir. Bu çalışmaların hepsinde ortak olan nokta, bir
kez yerleşik hale geçmeye başladıklarında, aşiretin insanlarının uyum
sürecinde yaşadıkları zorlukların hiçbirinde ele alınmamasıdır. Bu
nedenle, bu çalışmalar, yerleşikleşme sürecinin genel bilgilerini ve
devlet ile aşiret arasındaki ilişkiyi ortaya koydukları için dikkat
çekmektedir.
Orta Doğu ve Anadolu'daki nomad grupları üzerine çalışmalar, "aşiret",
"aşiretsel" ve "nomadizm" kavramlarının tanımı ve değerlendirilmesi
gerektiren bir tartışmayı gerektirir. Aşiret kavramı, uzun zamandır
antropologlar için geleneksel bir araştırma alanıdır, ancak tarihçiler
bu konuda çok az ilgi göstermişlerdir. Ayrıca, bu konuda yazanlar
genellikle aşiretlerin ve devlet arasındaki ilişkileri aramışlardır. Bu
nedenle, aşiretlerin tarihi çoğunlukla araştırılmamış kalmıştır. Bu
noktada, Türk, Kürt, Fars ve Arap toplumlarında antropologlar ve
tarihçiler tarafından alınan yaklaşımlar ve aşiret sistemi farklıdır.
Bu çalışmanın amacı, Rışvanların yerleşimleşme sürecini anlamakla
kalmaz, aynı zamanda bu süreç tarafından nasıl etkilendiklerini ortaya
koymaktır. Devletin açısından bakıldığında, süreç uygulamak için oldukça
kolay görünmektedir çünkü devlet konusunda kararlar almak kolaydır.
Ancak bireylerin perspektifinden bakıldığında, yaşam tarzlarını ve eski
alışkanlıklarını değiştirmek gibi birçok zorluk vardır ve bunlar
derinlemesine incelenmelidir. Bu nedenle, bu bölüm aşağıdaki soruları
cevaplamaya çalışacaktır: Aşiret grupları ve liderleri (ağalar)
yerleşimleşme sürecine ilk tepkileri nelerdir? Yerleşimleşme sonrası
sosyal ve ekonomik değişimler aşiret organizasyonunu nasıl etkiledi?
Nomadlar yerleşim sonrası nasıl geçinirler? Emeğin cinsiyet açısından
toplumda nasıl değiştiği ? Ve son olarak bu süreç aşiret kimliğini nasıl
etkiledi?
=== İMPARATORLUK VE AŞİRET: TANZIMAT DÖNEMİNE KADAR RİŞVAN AŞİRETİ===
==== RİŞVAN AŞİRETİ:Tarihsel Bir Bakış====
Osmanlı İmparatorluğu, nomadik aşiretleri kontrol etmek ve vergilerini
almak için farklı terimler ve isimler kullandı. Ancak Yörük, Türkmen,
Yeni İl, Eski İl, Bozulus[fn:1] ve Karaulus[fn:2] gibi aşiretleri
sınıflandırmak ve tanımlamak için kullanılan terimler net değildi. İlk
üç isim genellikle Türk nomadik aşiretleri için kullanıldı. Diğer
yandan, son isim özellikle Kürt nomadik aşiretleri için kullanıldı.
Ancak bu isimlerin sadece ilgili nomadik aşiretlerin etnik kimliklerini
gösterdiği değerlendirmesinde yanıltıcı olacaktır.
Bozulus ve Karaulus isimlerinin kökeni belirsiz olsa da, Osmanlı
yöneticileri bu bölgede yaşayan aşiretleri birbirinden ayırmak için en
azından idari açıdan ayrım yaptıkları iddia edilir.
Bozulus ve Karaulus, 16. yüzyıl Diyarbakır sınırlarında yaşayan nomadik
aşiretlerdir. Benzer şekilde, Konya'daki Eski-il ve Güney Sivas'ın
Yeni-il aşiretleri arasında benzer bir isim farklılaşması yapılmıştır.
Orhonlu ise bu terimleri farklı bir açıdan değerlendirir. O, il ve
ulusun aşiretlerin idari ayırımının en üst halkasını oluşturduğunu iddia
eder. Sırasıyla, aşiret, boy, oymak ve oba terimleri daha küçük sosyal
organizasyonları tanımlamaktadır. Boy veya oymakların başında Bey
bulunurdu. Bir boy'a bir bey atamakta merkezi organizasyon en büyük
etkiye sahipti. Boy beyleri olarak atananlara bir şartname (beylik
beratı) verilirdi. Diğer aşiret beylerinin atamalarında ise merkezi
hükümet doğrudan etkiye sahipti. Ancak Rışvan aşireti durumu farklıydı.
Rışvan aşiretinde, aşiret beyi seçimi sadece aşiret aristokrasisi
tarafından sıkı bir şekilde denetlenirdi. Bu durum aynı zamanda o
dönemde Rışvan aşiretinin gücünü gösterir.
"Yörük" terimi, verilen tüm kelimelerden farklı olarak sadece yerleşik
olmayanlar için kullanılırdı. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan
tüm yerleşik olmayanlar için kullanılmazdı. Yörük kelimesinin kökeniyle
ilgili farklı görüşler bulunmaktadır ve bu kelime hangi yerleşik
olmayanları tanımlamaktadır. Bu görüşler yörüğün etnik kökenini
göstermediğini söyler. Bununla birlikte, yörük kelimesinin bir yaşam
tarzı, yasal bir terim veya yönetimsel bir terim olarak ne anlama
geldiği konusunda değişen görüşler vardır. Çetintürk, yörüğün yasal bir
terim olduğunu ileri sürerken, Sümer yörüğün bir yaşam tarzı olarak
tanımlar. Diğer taraftan, Inalcık için yörük yönetimsel bir terimdi. İlk
olarak belirttiğimiz gibi, Osmanlı yerleşik olmayanları ve bu konuda
yazılan az sayıdaki çalışmalar hakkında hala eksiklikler vardır. Yörük
terimi tam olarak ne anlama geldiği konusunda hala tutarsızlık
olduğunda, bu alandaki boşluğu gösterir. Bu tartışmada diğer bir argüman
ise yerleşik olmayanların hangi bölgelerde yörük olarak
adlandırıldıklarıdır. Bu konuda uzman olan Çetintürk, yörüklerin sadece
Rumeli'de yaşadığını ileri sürer.
Sonuç olarak, Osmanlı yönetimi kontrol ettiği aşiretlerin
sınıflandırması ve adlandırması konusunda çok fazla önem vermemiştir. Bu
nedenle, aynı dönemde aşiretlerin sınıflandırması ve adlandırması
konusunda arşiv belgelerinde tutarlılık yoktur. Aynı aşiretin arşiv
kaynaklarında farklı şekillerde adlandırıldığı durumlar da mevcuttur.
Özetle, Osmanlı yönetimi aşiretleri yönetmek için temel idari
endişelerini esas alarak sınıflandırmıştır ve bu endişelerle aşiretleri
yönetmek için farklı kurumlar ve araçlar kullanmıştır. Aşiret
birlikleri, bu politikanın bir yansıması olarak idari bir birim olarak
kabul edilir ve bu nedenle kendi hükümdarları ve hakimleri olan kendi
yerleşim yerlerindeki benzerlerine eşdeğerdir. Ancak, aşiretlerin kendi
kendilerine birlikler oluşturdukları da durumlar vardır. Örneğin, 19.
yüzyılda Irak'ta, güvensizlik ve aşiretler arası çatışmalar nedeniyle
aşiretler birlikler oluşturmuşlardır.
Voyvodalar, Osmanlı devleti tarafından atanan ve nomadik aşiretlerin
idaresiyle ilgilenen kişilerdir. Onlar, Sancak Beyi'nin adamlarından
veya aşiretlerin kendi dynastilerinden seçilir. Bu seçimde, ortak bir
anlaşma aranır. Bu voyvodalar devlet memuru gibi çalışırlar. Temel
görevleri vardır. İlk olarak, aşiret liderleri aracılığıyla vergileri
toplamak onların görevidir. Ayrıca, yeni aşiret liderlerine pozisyonlar
önerirler. Voyvodalar, Osmanlı devletinin yerleşmiş memurları olarak,
bölgelerde devleti temsil ederler. Bu nedenle, resmi işlerin düzgün
ilerlemesi için devlet emirlerini (ferman) duyururlar. Voyvodalar aynı
zamanda güvenlik ve düzen sağlar. Bu durumda, birbirleriyle savaşan
aşiretleri barıştırmak için sorumludur. Devlet hizmetleri karşılığında,
topladıkları vergiden % 25 alırlar.
Bu sonuçlar, Osmanlı yönetiminin yerli güç birimlerini sisteme dahil
etme ve meşrulaştırma sürecinde müzakere olarak anahtar kelime olduğunu
göstermektedir. Göçebe gruplar, bu müzakere sürecinin önemli
taraflarından biriydi. Devletle imzalanan Nezir Akti[fn:3] ile,
göçebeler veya diğer güç birimleri yasal ve düzenli çerçeve içinde
hareket etmekle yükümlü olurlar ve suçluların devlete teslim edilmesini
veya bunun yerine önemli miktarda para ödemesini garanti ederler.
Ancak, Nezir akitleri, Osmanlı Devleti döneminde, yerel güçlerle devlet
arasındaki ilişkileri düzenlemek için kullanılan hukuki ve sosyal bir
sözleşme olarak kabul edilir. Bu sözleşme ile, yerel güçler devletin
hukuk ve düzenini kabul eder ve devletle olan ilişkilerini düzenlerken,
devlet de yerel güçlere karşı sorumluluklarını yerine getirir. Bu
sözleşme, nomadlar için özellikle önemlidir çünkü onların devletle olan
ilişkilerini düzenlemek ve devlet tarafından korunmak için kullanılır.
Rışvanzade ailesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu bölgesinde en
ünlü aşiretlerden biridir. Bu aşiret, Maraş, Malatya ve Besni Malikanesi
gibi bölgelerde yönetimde iki yüz yıl boyunca etkili bir rol oynamıştır.
Bu dönemde, Halil Paşa, Ömer Paşa, Mehmet Paşa, Süleyman Paşa ve
Abdurrahman Paşa gibi güçlü yöneticiler arasında yer almıştır ve
1650-1850 yılları arasında Mirmiran[fn:4] ünvanını taşımışlardır.
Rışvanzade ailesinin bölgedeki gücü bu dönemde etkileyiciydi. Hatta
devlet, yerel siyasetle ilgilenmekte ve Rışvanzade ailesinin adaletsiz
yönetimini ve faaliyetlerini görmezden gelmekteydi. Ayrıca, 1742 tarihli
bir belgede Rışvanzade ailesinin hem Adana Beylerbeyliği hem de Malatya
Sancağı Mukataası pozisyonlarının sahibi olduğu görülmektedir.
Rışvan aşireti, yüksek nüfuslu olduğu için, 18. yüzyılda 45,000 Akçe
bütçeli Valide Sultan Hassı olarak kayıt edilmiştir. Rışvan
aşiretlerinden gelen vergiler de Rışvan Hassı olarak bilinir ve başka
aşiretlerin Rışvan Hassı'na katılması yasaktır.
19. yüzyılın başlarından itibaren Rışvan aşiretleri, vergilerini düzenli
olarak ödememe şikayetleri yüzünden Valide Sultan Hassı dışında
tutulmaya başlandı. Bu dönemde Rışvanzadelerin etkisi azaldı ve
aşiretlerin vergi ödemeleri kontrol altına alındı.
Söylemez'in Rışvan aşireti hakkındaki çalışması, 16. yüzyılda durumları
hakkında oldukça bilgi verir. Söylemez, Yavuz Sultan Selim tarafından
Malatya ve Kahta'nın fethedilmesinin ardından 1519 yılında hazırlanan
ilk tahrir kaydında adlarının görüldüğünü vurgulamaktadır. Bu
çalışma, 16. yüzyılda Adıyaman'ın Kahta bölgesinde ve Malatya'nın Maraş
bölgesinde yerleşen Rışvan aşiretinin isimlerini Osmanlı tapu tahrir
kayıtlarında ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Bu çalışma için üç ana
kayıt kullanılmıştır. En eski kayıt, Yavuz Sultan Selim dönemine ait
1519 yılına dayanmaktadır ve Malatya'nın Besni, Kahta, Gerger ve Hısn-ı
Mansur bölgelerinin mufassal kayıtlarını içermektedir. Diğer iki kayıt
ise Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait 1524 ve 1536 tarihli mufassal
kayıtlardır ve nomadik aşiretlerin kayıtlarını içermektedir.
Sonuç olarak, Osmanlı yönetimi nomadik aşiretleri kontrol etmek ve
vergilerini almak için farklı terimler ve isimler kullandı. Bu terimler
arasında Yörük, Türkmen, Yeni İl, Eski İl, Bozulus ve Karaulus gibi
isimler vardı. Ancak bu isimler sadece aşiretlerin etnik kimliklerini
göstermedi ve yanıltıcı olabilir. Özellikle, Bozulus ve Karaulus gibi
isimlerin nereden geldiği konusunda net bir bilgi yoktur ve Osmanlı
yöneticileri aynı bölgede yaşayan aşiretleri birbirinden ayırmak için bu
isimleri kullandılar. Ayrıca, Rışvan aşireti, 16. yüzyılda Osmanlı
yönetiminin sadece aşiret aristokrasisi tarafından sıkı bir denetim
altında tutulan bir aşiretti. Bu, Rışvan aşiretinin o dönemdeki gücünü
gösterir.
Rışvan halkının adının nereden geldiği konusunda farklı görüşler
bulunmaktadır. Bu görüşler, bu aşiretin etnik kökeni hakkında tartışan
bilim adamlarına göre değişmektedir. Bir görüşe göre, aşiretin adı,
aşiret başkanının adına dayanmaktadır. Bu noktayı daha da ilerletmek
için, Rışvan adının Arapça "irşa" kelimesinden kaynaklandığı öne
sürülmektedir. Bu kelime hızlı koşan ve silahı akıllıca kullanan
anlamına gelir. Ancak Arapça dilinde "irşa" kelimesinin olmaması
nedeniyle, bu argüman gerçekleşmez. Rışvan adının kaynağına dair başka
bir öneri ise, bu adın kara anlamına gelen Kürtçe "Reş" ve Kürtçe çoğul
eki "ân" yerine kullanıldığıdır. Rışvan adı Türk dilinde farklı
şekillerde kullanılmıştır. Örneğin, Rışvan aşiretinin üyeleriyle yapılan
röportajlarda, Rışvan, Rışan, Reşan, Reşian, ve Reşi kelimeleri
türetilerek kullanılmıştır.
=== Modernleşme, Merkezileşme ve Yerleşikleşmenin Nedenleri===
19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu, batılaşma, merkezileşme ve modernleşme
çabaları ile tanımlanmıştır. Tanzimat düzenlemeleri özellikle
bürokratik, askeri ve mali düzenlemelerin etkileri tüm toplumsal
kesimleri, nomadları da içermiştir. Nomadik aşiretlerin yerleşimleşme
oranının artması da Tanzimat reformlarının amaçları ile yakından
ilişkilidir. Örneğin, Başbakanlık Osmanlı Arsivinde[fn:5], "Kürtler
illere ve köylere yerleştirildi; sonra, yerleşik insanların kanununa ve
Tanzimat hukuki uygulamalarına bağlı olarak, diğer tüm insanlar gibi
hukuki çerçeve içinde muamele edildiler ve mal, hayat ve onurları
bakımından da diğer insanlar gibi muamele edildiler" denildi. Aynı
belgede, Rışvan nomadlarının yerleşimleştirilmesinin direk olarak
reformları kapsadığı da önemli bir noktadır. Bu sözler, reform
girişiminin nomadlar üzerindeki doğrudan etkisini en iyi özetler.
19. yüzyılda Osmanlı yönetimi hem nomadizm hem de aşiretçiliğe karşıydı,
çünkü tarım temelli bir ekonomide tarım üretiminin artması çok
önemliydi. Bu nedenle, nomadik insanların yerleşik hayatta tarıma
katılması devlet için yararlı olacaktı. Aşiretçilik, nomadizmle çok
yakın ilişkili olan bir konuydu ve devlet tarafından modernleşme
girişimlerinin en büyük engel olarak görülmekteydi. Çünkü aşiret
birimleri elinde önemli bir güç vardı, bu nedenle devlet onları kontrol
altında tutmakta zorluk çekmekteydi. Tanzimat reformları, nomadik
aşiretleri nasıl etkilediği konusunda birçok yol sunmuştu. Bilindiği
gibi, Tanzimat reformlarının temel olarak üç amacı vardı: İnsanların
hayat ve mülk güvenliğini sağlamak, askeri gücü arttırmak ve vergi
sisteminin modernleştirilmesini sağlamak. Bu üç temel amaç, nomadların
yerleşik hayata geçmelerine yol açtı. Bu çalışmanın amacı, bu niyetlerin
nomadik aşiretleri nasıl etkilediğini anlamaktır. Aşiretlerin yerleşik
hayata geçirilmesi çalışmaları, imparatorluğun her döneminde
görülmüştür, ancak bu tez, 19. yüzyılda Tanzimat reformları ve yeni
parametrelerle hızlandığını gösterecektir.
19. yüzyılda Osmanlı yönetimi hem göçebe olarak yaşayan halkları hem de
bunlarla ilişkili olarak kabul edilen aşiretleri hedef almıştır. Bu,
tarım temelli bir ekonomide tarımın üretiminin artmasının önemli
olduğunu düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, göçebe halkların
sedentarize bir hayat tarzına geçerek tarımda yer alması devlet için
faydalı olacaktır. Aşiret yapısı, göçebe hayat tarzıyla yakından
ilişkilidir ve devlet tarafından modernleşme çabalarının en büyük engel
olarak görülmektedir. Bu nedenle, devlet aşiret yapısını ortadan
kaldırmayı amaçlamıştır. Çünkü aşiret yapıları elinde büyük bir güç
barındırdığından devlet bunları kontrol etmekte zorluk çekmektedir.
Tanzimat dönemi, devletin merkezileştirilme çabalarıyla da tanınmıştır.
Tanzimat fermanı ilan edildiğinde, yerel yöneticilerin gücü zirve
noktasındaydı ve çoğu bağımsız bir şekilde hareket ediyordu. Gerçekten,
önceki bahsedildiği gibi, bu durum yerel güçlerin güvenlik ve düzeni
sağlamak için sorumlu olduğu bir yüzünü ortaya koymaktadır. Aşiret
liderleri de bu kategoriye dahil edilmiştir. Ancak, yerel hükümdarların
bu gücün kötüye kullanması halkın merkezi otoriteye karşı
hoşnutsuzluğunu arttırmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu tarih boyunca tarımsal bir imparatorluk olmuş ve
gelirlerinin çoğu doğrudan veya dolaylı olarak tarım vergilerinden elde
edilmiştir. Ayrıca, nüfusun büyük çoğunluğu benzer şekilde tarımla
uğraşmaktadır. Ancak, 16. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Celali isyanları
ve timar sisteminin bozulması gibi iç sorunlar, birçok tarım alanının
yıkılmasına ve terk edilmesine neden olmuştur. Yine de, tarihinde son
iki yüzyılda, nüfusun yarısından fazlasının hayatını temel olarak toprak
üzerinden kazandığı görülmektedir ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu
Avrupa Dünya ekonomisi içine dahil olduğunda, tarımın Osmanlı ekonomisi
için önemi arttı.
Bu nedenle, 19. yüzyılda Osmanlı idaresi, tarımı teşvik etmek için
çeşitli politikalar uygulamaya başladı. Bu politikalar arasında, toprak
reformları, tarımsal üretimi arttırmak için teşvikler ve yabancı
yatırımcıların topraklara yatırım yapmasına izin verilmesi gibi adımlar
yer aldı. Ancak, bu politikaların etkisi sınırlı kaldı ve tarım sektörü
hala Osmanlı ekonomisinde önemli bir rol oynadı. Özellikle 19. yüzyılın
sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik sıkıntıları arttıkça tarım
sektörü hala önemli bir gelir kaynağı olarak kaldı.
Aynı zamanda, 19. yüzyılda devletin ekonomi politikası da değişti.
Klasik dönem ekonomi anlayışının üç temel özelliği; geçici olma,
vergisel olma ve geleneksel olma 19. yüzyılda kayboldu. Bu nedenle,
ekonomi yabancı-yönelimli hale geldi ve ekonomik ilişkiler değişti. Bu
değişimler sonucunda Osmanlı ekonomisi artık yabancı etkilere kapalı bir
ekonomi değil, yalnızca imparatorlukta tüketilen ürünler yabancı
pazarlara da yönelmeye başladı.
19. yüzyılda Osmanlı ekonomi politikasındaki değişim, Avrupalı
ekonomilerin Orta Doğu ekonomilerine etkisiyle kaynaklandı. 19. yüzyıl
boyunca, Avrupalı ekonomilerin Orta Doğu ekonomilerine etkisi çok
büyüdü. Gerçekten de, yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu dünya
ekonomisi içinde bir periferi olarak yer aldı ve Avrupalı pazarlara
nakit mahsulleri sağlayan bir ülke haline geldi. Bu dünya çapındaki
talep, Osmanlı tarımının ticarileşmesine de yol açtı.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ekonomilerinin etkisi altına
girdi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, dünya ekonomisi içinde bir yan
bölge olarak yer aldı ve Avrupa pazarları için nakit mahsul satıcısı
haline geldi. 19. yüzyılda yurt içi pazardaki arttırılmış talebin yanı
sıra, yeni gelişen ulaşım imkânları da dünya ve yurt içi pazarlarda
buğdayın yayılmasını hızlandırdı. Bu gelişmeler, tarımsal üretimin
arttırılmasına ve ekilen alanların büyümesine katkıda bulundu. Bu
gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğunun modernleşmesi ve varlığını
sürdürmesi için gerekli olan fonların sağlanmasına yol açtı. Ancak,
yeterli iş gücünün olmaması, tarımsal üretimin arttırılması için yapılan
çabaların en önemli sorunlarından biriydi. 1831 yılında Osmanlı
Anadolu'sunun nüfusu yaklaşık altı milyon idi. Bu nedenle,
imparatorlukta büyük bir kısmı işlenmemiş olan tarım arazisi vardı.
Örneğin, 1907 yılında Ankara'da tarım arazisi %7.6 oranında idi ve
Konya'da %6.9, Adana'da ise %11.2 idi.
19. yüzyılda Osmanlı toprakları batıdaki arttıran tahıl ihtiyacını
karşılamak için bir kaynak haline geldi. Geleneksel koruma
politikalarına karşın, gübre ve hammaddelerin ihracatı yasaklanmıştı
ancak artık tarımsal ürünlerin ihracatı karlı hale geldi ve bu yüzden
arzu edilir hale geldi. 19. yüzyılda Çukurova bölgesinde gösterilen
tarımsal üretimin bu dönüşümüne en iyi örnek, günümüzde önemli bir pamuk
üretim merkezi haline gelen bu bataklık bölgenin, 19. yüzyılın ikinci
yarısına kadar yalnızca göçebe tarafından ziyaret edilen bölgenin hızlı
ticaret gelişimi sonucu oldu. Aslında, bu bölgede tarımsal üretimin
kommersiyalleşmesi için ilk adım 1832-1840 yılları arasına
dayanmaktadır.
19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nda, demiryollarının inşası, tarımsal
üretimi arttırmak ve ülkenin modernleşmesi için önemli bir adım olarak
görülmüştür. Tarımsal üretimin yoğun olduğu yerler demiryollarının
inşası için tercih edilmiştir. Ayrıca, tarımsal üretimde işgücü
sıkıntısı olan bölgelerde nomadların yerleştirilmesi de önemli bir
çözümdü. Örneğin, Adana bölgesinde Fırka-i Islahiye kurulmuş ve nomadlar
zorla yerleştirilmiştir. Çukurova bölgesinin pamuk üretimi potansiyeli
arttıkça, sezonluk işçilerin ihtiyacı da artmıştır. Bu ihtiyaç, Çukurova
bölgesinden dağlık bölgelerden sezonluk işçilerin seçilmesini
sağlamıştır. 1890 yılına gelindiğinde, bölgede 12,000 ila 15,000
sezonluk işçi çalışıyordu.
Devlet, tarımın çok sayıda nedenle bağımlılığının farkındaydı. 19.
yüzyılda tarım üretimi ekonominin iyileştirilmesi için en önemli bileşen
olarak görülmüştü. Tarım üretimini arttırmak yolunda, Osmanlı
İmparatorluğu tarım alanında diğer önlemler de almıştı. İlk olarak,
Tarım Bakanlığı kurulmuştu. Bir diğer önlem ise 1847 yılında
imparatorluk çiftliğinde bir tarım okulu açarak tarım üretim
kapasitesini arttırmaktı.
Tarım üretimi nedeniyle işgücü sıkıntısı nedeniyle yetersiz olduğu için,
bu sorunu aşmak için diğer bir alternatif düşünülmüştü. Bu, yabancı
vatandaşları Osmanlı topraklarına yerleştirmek ve işletmekti. Bu amaçla,
bu insanların tarım arazilerine sahip olması ve vergiden bazı
kısımlarının muaf tutulması planlandı.
1858 tarihli toprak kanunu, Tanzimat döneminin getirdiği reformlar
arasında değerlendirilmelidir. Hazırlanması sırasında toprak kanunu
1858, devletin refahını düzenleyen yasaya bağlı olarak
değerlendirilmelidir. Bu anlamda, 1858 toprak kanunu, hazırlık dönemi
dahil, Tanzimat döneminin en başarılı ve mutlak sonucudur. En çok
tartışılan konu 1858 toprak kanunu hakkında, toprakta özel mülkiyetin
tanınıp tanınmadığıdır. Ortaylı, bu toprak kanununun bireysel mülkiyeti
getirdiğini iddia ederken, Arıcanlı bu konuyu daha mantıklı bir şekilde
ele alır. Ona göre, özel mülkiyet kavramı batılı bir kavramdır ve bu
yüzden Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulamasının önemini kavram olarak
açıklamak yetersizdir. Bu nedenle, 1858 toprak kanunu'nun toprakta
mülkiyet haklarını tanıdığını veya tanımadığını tartışmak daha ilgili
olacaktır.
1858 toprak kanunu, Tanzimat döneminin en modern yasalarından biri
olarak kabul edilir. Bu yasa, miri arazilerin (devletin mülkiyetinde
olan arazilerin) ayrıntılarını düzenlemiştir. Ancak Islamoğlu, 19.
yüzyılda miri teriminin anlamının değiştiğini iddia etmektedir. Önceleri
miri durumu devletin arazi gelirlerine olan haklarını zayıflatıyordu,
ancak 19. yüzyılda devletin arazi gelirlerine olan kontrolü bu grupların
zararına arttı. 1858 toprak kanunu'un hukuki yönü ve politik ve ekonomik
nedenleri ve sonuçları hakkında yapılan son çalışmalar, bu konunun daha
iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu yasa, arazi sahiplerine devlet
arazilerini ekilebilmeleri için hak tanımıştır. Burada belirtilen
tapular, bugün bildiğimiz anlamda kullanılmamaktadır. O dönemde tapu
sadece araziyi ekilebilmek için verilmişti ancak arazi mülkiyeti devlete
ait idi. Quataert'in önerisi[cite:@Quataert2000], bu belirtilen tapunun
arazi mülkiyet haklarını gösteren bir belge olmadığı, ancak tapu
sahibinin o arazide bir kiracı olduğunu ve devlet tarafından önerilen
miktarı ödediğini gösteren bir belge olduğudur.
1858 Torak Kanunu, Tanzimat döneminin en önemli yasal düzenlemelerinden
biridir. A. Cevdet Paşa liderliğinde hazırlanan kanun, miri arazilerin
(yalnızca devletin arazileri) detaylarını düzenlemiştir. Ancak
Islamoğlu'na[cite:@islamoglu2010] göre, 19. yüzyılda miri terimi
değişmiştir. Önceleri miri statüsü devletin farklı gruplar arasında
dağıtılmış arazilerin gelirlerine sahip olmasını zayıflatıyorken,
artık 19. yüzyılda devletin arazi gelirlerine sahip olması artmıştır.
1858 toprak kanunu ile ilgili son çalışmalar, bu kanunun siyasi ve
ekonomik nedenlerini ve sonuçlarını daha iyi anlamamıza olanak
tanımaktadır. Quataert'in makalesi bu konuda önemlidir. Quataert'e göre,
toprak kanunu sayesinde arazi tapusuna sahip olanlar devletin
arazilerini ekip üretebiliyorlardı. Burada sözü edilen tapular bugün
bildiğimiz anlamda değil. O zamanlar tapu sadece araziyi ekip üretmek
için verilirdi ama arazi hakları devlete aitti. Quataert'in önerdiği
şey, tapunun arazi haklarını belgeleyen bir belge olmadığı, sadece tapu
sahibinin o arazide bir kiracı olduğunu ve devletten belirlenen bir
miktarı ödediğini gösteren bir belge olduğudur. Tapular neden verildi?
Bu araziler önceleri tapusuz olarak ekilmişti, tapu vermenin nedeni
neydi?
Arşiv belgeleri bu beklentiyi daha açık bir şekilde yansıtıyor. Örneğin
1830 tarihli bir belgede, Rışvan kabilesinin 23,000 guruş ödemek zorunda
olduğu belirtiliyor. Belgede, 23,000 guruş'un yanı sıra, başka 30,000
guruş eklenerek, kabile yerleştirildiğinde ödemekte zorluk çekmeyeceği
düşünülen toplam 53,000 guruş tutarı belirtiliyor. Bu kabile
yerleştirildiğinde, gelir miktarının iki katına çıkması bekleniyordu.
Burada ilginç olan başka bir nokta, kabile bu tutarı yerleşik
insanlardan toplayarak ödüyor olmasıdır.
19. yüzyıl boyunca Osmanlı yöneticileri, kabilelerin yerleşik hayata
geçirilmesi konusunda önemli bir öneme sahipti. Özellikle Rışvan ve
Afşar kabileleri, dönemin en büyük ve etkili kabileleri olduğu için özel
bir dikkat gösterildi. Bu kabilelerin kışlık otlatma alanlarını kontrol
etmek için bir nâzır atandı ve böylece bu kabilelerin bağımsız hareket
etmelerinin önüne geçildi. Bu nazırların kabile liderlerinden seçildiği
görülürse, yönetimin merkezileşme sürecine bu kabile üyelerini
kazandırmak amacının olduğu açıktır.
1830 yılında yapılan bir belgede, Rışvan boyunun özellikle yaz
mevsiminde, hasat zamanında Orta Anadolu'da oluşturduğu sorunların
önemli olduğu görülmektedir. Ayrıca başka bir belgede, aynı sorunun
göçebe boyların yazın kışlaklarından çıktıkları yolda yerleşik halkın
yolunda oluştuğu şikayet edilmektedir. Göçebe ve yerleşik halk
arasındaki sürekli mücadele, devletin çözüm bulması gereken en önemli
gerilimlerden biri idi. Bu mücadelede, göçebelere hareketliliği
nedeniyle büyük bir avantaj sağlıyordu. Ancak devlet, boyların üzerinde
yetkisini kullandığında, yerleşik halkın soyulmuş olduğu mallar geri
veriliyordu. Bu mallar devlet tarafından bir kayıt defterine
işleniyordu. Bu defterde, göçebelere yerleşik halkın hayvanlardan
silahlar ve diğer birçok mallara kadar neredeyse her şeyi soydukları
görülmektedir.
Tanzimat döneminde, özellikle Kuzey Suriye ve Irak'ta devletin gücü
zayıftı. Bu durum Ankara bölgesinde de görülmekteydi. Bu güçsüzlüğün
nedenlerinden biri de nomadların oluşturduğu problemler ve güvenlik
sorunlarıydı, bu da köylerin nüfusunun azalmasına neden olmuştu.
Özellikle Tanzimat öncesi yıllarda, nomadların oluşturduğu problemler
acil ve dayanılmaz hale gelmişti. Bu nedenle Tanzimat'ın en önemli yeni
gelişimi insanların hayat ve mallarının güvenliğini sağlamak olmuştur.
19. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nda ordu modernleştirme
çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar arasında, ordu için insan gücünü
nomadların askerlik için rekrut edilmesi de yer almıştır. Bu çalışmalar,
Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri gücünü arttırmak ve düşmanlara karşı
daha dayanıklı hale getirmek amacıyla yapılmıştır.
Deringil[cite:@deringil2003], bu politikanın arkasındaki nedenleri şöyle
özetlemektedir: "19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı
İmparatorluğu'na dış baskı arttıkça, Osmanlı merkezi kendisinden daha
önce elde etmediği insan gücü kaynaklarına başvurmak zorunda kaldı.
Özellikle silahlandırılmış ve zaten gerekli olan askeri becerilere sahip
olan nomad nüfus, artık mobilizasyon için temel hedef haline geldi."
Köylerin yerleşik hale getirilmesiyle birlikte, iş gücü ihtiyacının
büyük bir kısmını karşılamak amaçlandı. Bu nedenle, yerleşik hale
getirilmelerinden hemen sonra nüfusları sayılır ve askerlik için uygun
olanlar seçilir.
Nomadik kabilelerin gücü azaldıkça, bu kabilelerden alınan asker sayısı
da arttı. Örneğin, yaptığım röportajlarda yaşlılar, Balkan Savaşları, I.
Dünya Savaşı, Yemen ve Kurtuluş Savaşı için köylerinden 72 kişinin şehit
olduğunu söyledi. Birisi olan Taco, Yemen'e gitti ve orada uzun zaman
kaldığı için geri döndüğünde sadece bir yaşlı kadın tarafından
tanınabildi. Röportaj yaptığım kişilerin daha önceki dönemler hakkında
bilgisi olmasa da, bu köylerden alınan askerlerin Osmanlı ordusunda
görev yapmış olabileceği muhtemeldir.
Ayrıca, 19. yüzyılda yerleşik olmayan kabilelerin yarattığı sorunlar,
devletin bu sorunlu yerleşik olmayan kabilelerle ilgili askerler
kiralamasını gerektirmiştir. Bu, devletin bazı askeri gücünü bu işle
ilgili olarak kullanması anlamına gelir. Örneğin, Ankara valisi Vecihi
Paşa, 1855 yılında Rışvan ve Afşar kabilesiyle ilgili sorunlu olan 265
atlıyı kiralama önerisi yaptı. Ancak 1855 yılında Osmanlı İmparatorluğu
Rusya ile savaş halindeydi, bu nedenle yerleşik olmayan kabilelerin
yarattığı sorunların devlet için dayanılmaz hale geldiği söylenebilir.
Son olarak, nomadik kabilelerin yerleştirilmesi gerektiğini gösteren
birçok faktör vardı. Özetlemek gerekirse, merkezi otoritenin yerleşik
kabilelerden çok fazla yararlandığı görülmektedir. Bu yararlar genel
olarak birbirleriyle sıkıca bağlantılıdır ve birbirlerini tetikler.
Kabilelerin yerleştirilmesinin ana amacı, merkezi otoritenin
güçlendirilmesi ve nomadik kabileler ile yerleşik halk arasındaki
gerilimin azaltılması ve Tanzimat döneminin temel amacı olan halkın
yaşam ve mal varlıklarının güvenliğinin sağlanmasıdır. Bu nedenle,
nomadların yerleşik halk üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek için
asker almak gereksinimi ortadan kalkacaktır. Kabilelerin
yerleştirilmesinin başka bir nedeni de devletin vergi gelirlerini
arttırmak istemesidir.
==== Yerleşim Coğrafyası: Genel Bir Bakış====
Ankara ve çevresinde, 16. yüzyıldan itibaren Rışvan boylarının
yerleştirilmesi incelendiğinde ilginç bir resim ortaya çıkar. Bu çalışma
sadece Haymana bölgesinde Rışvan boylarının yerleştirilmesine
odaklanmaktadır. 16. yüzyılda Ankara, Kütahya, Mentese ve Hamit Sancağı
gibi bölgeler Anadolu'da en çok göçmen çeken bölgeler arasındaydı.
Özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında göçmen nüfusun yoğunluğu daha da
arttı. Barkan'ın değerlendirmesine göre, Ankara bölgesindeki göçmen
aileleri bu dönemde 23.911'e ulaştı. Ankara bölgesinin nüfusunun 16.
yüzyılın sonlarından 17. yüzyılın başlarına kadar ortalama 23.000 ile
25.000 arasında olduğunu gözlemlediğimizde, Ankara'daki göçmen nüfusunun
yerleşik nüfusun en az dört katı olduğu dikkat çekici bir gerçek ortaya
çıkar.
Haymana bölgesi, yerleşik nüfusun dört katındaki yerleşik olmayan nüfusu
nedeniyle diğer Ankara bölgelerinden farklıdır. 1523/30 Tahrir
Kayıtlarına göre Haymanateyn'de 318 cemaat yaşıyordu. Kanuni Sultan
Süleyman döneminde, Ankara Sancağı 741 köy, 339 mezraa, 113 çiftlik ve
21 yayla ile oluşuyordu. Ayrıca, Ankara'da 325 yörük yurdu
Haymanateyn'de idi. Bu bölgedeki yörükler Haymana taifesi olarak
bilinir. Bu özellik nedeniyle, klasik dönemde Haymana halkı yasal işleri
için Yörük Kadılığı'nın idaresindeydi. Ancak 17. yüzyılda, Haymana iki
bölgesi Ankara kaza sancağına bir nahiye olarak eklendiğinde, Ankara
Kadılığı bu yörüklerin yasal işlerini idare etmeye başladı. Haymana
bölgesi Sadrazam Hassı olarak kaydedildi.
Haymana taifesi diğer Ankara yörüklerinden çok hayvancılık yanı sıra
tarımla ilgileniyordu. 17. yüzyıl sonunda Büyük ve Küçük Haymana'da
tarımsal üretim çok ileri düzeye ulaşmıştı. Ankara'da ekmek sağlamak
için fırıncılar Ankara'nın çevresinden buğday alıyorlardı. Bu buğdaydan
alınan öşr vergisi nüfusun az olduğu şehirlerde satılıyordu. Büyük ve
Küçük Haymana'daki fırıncılar geniş bir buğday ve arpa alımı
yapıyorlardı. 1598-1599 yılları arasında 1.306.666 kg buğday ve 653.444
kg arpa yetiştirilmişti, bu Ankara'nın ihtiyacının yarısını
karşılıyordu. Bu miktar ayrıca bölgenin tarımsal alanının beşte birini
oluşturuyordu.
Bu nedenle, Rışvan boylarının yerleştirilmesinde Haymana, Cihanbeyli,
Bozok ve Kırşehir gibi alanlar tercih edilmiştir. Bu alanların ortak
özelliği, göçebelik hayatı için uygun olması ve büyük sayıda göçebeler
barındırmasıdır. Ayrıca, 19. yüzyılın ilk yarısında bu bölgelerde nüfus
yoğunluğu önemli ölçüde düşüktür. Ankara gibi birçok yerde, Selçuklu
döneminden beri düzenli yerleştirme nedeniyle nüfus yoğunluğu artarken,
Ankara'nın dışındaki yerleşim yerleri, Kırşehir, Yozgat, Polatlı ve
Haymana bölgeleri uzun süre boyunca göçebe nüfusu barındırmıştır. Bu
durumun nedeni, Haymana, Tuz Gölü ve çevresi, Kırşehir ve Bozok
platolarının bu transhumance ağında hareket eden göçebe boylar için
uygun alanlar olmasıdır.
kaçguncu levandât taifesinin[fn:6] neden olduğu sürekli çatışmalar ve
baskılar sonucu bölgenin boşaltılması olduğu görülmektedir. Örneğin 1782
yılına kadar 170 köyün sadece 19 köyün nüfuslu olduğu iddia
edilmektedir
19. yüzyılın dünya nüfus istatistikleriyle karşılaştırıldığında, Osmanlı
toprakları çalışma sermayesi açısından Balkanlar dışında bir
eksiklikteydi. Bu nedenle, yerleşik hayata geçirme yöntemiyle, bu
topraklar nüfuslandırılacak ve çalışma gücü eksikliği azaltılacaktı.
== 19. YÜZYILDA GÖÇEBE ABİLELERİN YERLEŞTİRİLMESİNDE DEVLET STRATEJİLERİ: RİŞVAN ÖRNEĞİ==
=== Süreç===
Anadolu'daki büyük yörük boyları, Osmanlı Devleti tarafından her zaman
bir sorun olarak görülmüştür. Devlet, yörük boylarını potansiyel olarak
sadakatsiz ve isyankar bir konumda görmüş ve kısa sürede kontrol
edilemeyeceklerini düşünmüştür. Bu nedenle, yörük boylarının
yerleştirilmesi genellikle devletin yararına olarak düşünülmüştür. Ancak
yerleştirme işlemi basit bir işlem değildir, çünkü yörük boylarının
erken yerleştirme girişimleri genellikle başarısız olmuştur. Bu nedenle,
Osmanlı Devleti bu projeye özel bir önem vermiştir.
Bu dönemde, yerleşik halk tarafından oluşan endişeler yerleşik halkın
sayısını azaltmıştır. Bu nedenle, hükümet, kabileleri zorla
sakinleştirerek ve güçlerini azaltarak, bölgede güvenlik ve düzeni
yeniden sağlamaya çalışmıştır. Bu da bölgenin yeniden nüfuslanmasına yol
açmıştır. Tanzimat'ın ilan edildiği dönemde, Anadolu'nun birçok yerinde,
özellikle Kuzey Suriye ve Irak'ta devletin gücü zayıftı. Bu, Ankara
bölgesinde de görülmüştür, çalışmanın odaklandığı bölge olarak. Devletin
bu güçsüzlüğünün nedenlerinden biri, yerleşik halkın depopulasyonuna yol
açan nomadların oluşturduğu problemler ve güvenlik problemleridir.
Özellikle Tanzimat dönemi öncesi yıllarda, nomadların oluşturduğu
problemler acı ve dayanılmaz hale gelmiştir. Bu nedenle, Tanzimat
döneminin en önemli yeni gelişimi insanların hayat ve mülk güvenliğini
sağlamaktır.
Bu veriler, Rışvan boylarının 19. yüzyıl başlarından itibaren Ankara
bölgesine yerleştiklerini göstermektedir. Ancak yerel araştırmacılar, bu
boyların bölgede daha eskiden yerleşmiş olduklarını iddia etmektedir.
Örneğin, Uçak, Haymana bölgesinde yerleşmiş olduklarını iddia
etmektedir. Kandemir ise 1846 yılında bölgede yerleşmiş olduklarını
belirtmektedir. Bu nedenle, Rışvan boylarının bölgede ne zaman
yerleştikleri konusunda net bir bilgiye sahip değiliz.
Bu iddialar, Rışvan boyunun Orta Anadolu'da yerleşmenin belirli bir
tarihi olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, Rışvan boyunun tüm üyeleri
aynı yerde ve aynı zamanda yerleşmediğini vurgulamak gerekmektedir. Bu
nedenle, devlet tarafından yerleştirilmeye çalışılan bu boylar zaman
içinde yerleşme işlemlerini tamamlamışlardır. 1859 yılına ait bir arşiv
belgesi, Rışvan boyunun 1848 yılında Haymana bölgesinde yerleşen
yaklaşık 500 haneye sahip olduğunu göstermektedir.
19. yüzyılın başlarından itibaren Rışvan boyu iç Anadolu ovalarında
kışın barınıyor olmaları, özellikle 1830 ve 1850 yılları arasındaki
kaynaklar göz önüne alındığında, Osmanlı devletinin bu 20 yıllık dönemde
bu boyun yerleşimini sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Burada
sorulması gereken soru, bu boyun ne zaman iç Anadolu ovalarına
yerleştiğidir? Elde edilen bilgilere dayanarak, 19. yüzyılın başlarından
beri yerleşik oldukları düşünülebilir. 19. yüzyılın başlarında Rışvan
boyu, Konya ve Ankara bölgelerinde kışın, yazın ise Sivas yakınlarındaki
Uzunyayla ve HabeŞ bölgelerinde yerleşiyorlardı. 19. yüzyılın
ortalarında ise, boyun üyeleri Bozok, Ankara, Kayseri, KırŞehir ve Tokat
bölgelerine kadar uzandı.
Bu tarihte, Ankara ve Konya'dan gelen aşiret liderleri ve kabadayıları
merkeze çağrıldı ve yerleşim kararının bildirildi. İşte çağrılanlar
arasında, Atmanlı, Seyhbezenli ve Rışvan aşiretlerinin liderleri merkeze
gitti ve yerleşim konusunu tartıştı. Bu tartışmada, onlara Sivas'da
yerleştirilecekleri bildirildi. Ancak Rışvan liderleri bu kararla memnun
olmadıklarını ifade ederek, Konya ve Ankara'da başka yerler gösterilirse
yerleşmeye razı olacaklarını belirttiler. Bu Osmanlı devletinin emrini
yerine getirmek istemeyen Cihanbeyli, Mikailli, Heciyanlı, Terkanlı ve
Seyfhanlı aşiretleri görüyoruz.
19. yüzyılda ortaya çıkan değişen uluslararası durum, merkezileşme ve
modernleşmeyi tercih ediyordu. Bu nedenle devlet, nomadizm üzerine
politikalarını ve tutumlarını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Bu
merkezileşme çabaları ile birlikte devletin nomadizm yolu hayatının
anlayışı daha az toleranslı hale geldi. 19. yüzyıl boyunca devlet
yetkilileri, aşiret toplumunu daha az değerli, itaatkar olmayan,
sıkıntılı olarak görüyor ve yaşam tarzlarının karşısında olduğunu
düşünüyorlardı. Bu nedenle onları medenileştirmek gerekiyordu.
Ancak, Osmanlı tarihinde hükümet yetkililerinin devlet yetkililerine
karşı hareket eden tüm etnik, dinsel veya nomadik grupları negatif
izlenimler veren stereotip sözcüklerle tanımlama eğiliminde olduğu
unutulmamalıdır. Devlet yetkililerine karşı hareket eden nomadlar
genellikle benzer sözcüklerle sınıflandırılır. "Hırsız, Osmanlı
İmparatorluğu'nda rahatsız eden nomadları sınıflandırmak için en yaygın
kullanılan sözcüktür. Ayrıca, Osmanlı yönetimi tüm tarih boyunca
huzursuz eden nomadların doğasında hırsızlık veya diğer suçlar yapmaya
eğilimli olduğunu iddia etme eğilimindedir.
Nomadlar ve yerleşik halk arasındaki gerilim, devletin tarih boyunca her
zaman karşı karşıya kaldığı bir şikayetti. İki taraf arasındaki tüm
çatışmalarda, nomadlar genellikle devlet yetkilileri tarafından
potansiyel olarak sorumlu olarak kabul edilirler. Ayrıca, nomadların
orantılı olarak özerk bir yaşam tarzları ve merkezi otoritetten
uzaklaşmaları, onları genellikle periferide konumlandırır. Bu pozisyon
genellikle merkez ile ilişkilerini gerginleştirir ve bu gerginlik
Osmanlı siyasi ve ekonomi hayatının önemli bir konusudur. Gerif Mardin,
"nomadlar ve kentli yaşayanlar arasındaki çatışma, Osmanlı yetişmiş
adamının estetiğini oluşturdu ki, medeniyet kentlileşme ve nomadizm
arasındaki bir yarıştı ve tüm nomadik şeyler sadece hakir görülürdü"
diye belirtir. Ancak, bu düşünce Ortadoğu coğrafyasındaki diğer hükümet
yetkilileri arasında yaygındı. 19. yüzyıl Ortadoğusu'ndaki nomad
aşiretleri genellikle tamamen medeni toplum karşısında ve isyan ve
hırsızlık yapmaya doğal olarak eğilimli olarak algılandı.
=== Yöntem===
yüzyılda, Osmanlı Devleti, göçebe kabileleri yerleştirme konusunda
farklı yöntemler geliştirdi. Bazı durumlarda kabileler gönüllü olarak
yerleştirilirken, bazı durumlarda zorla yerleştirildi. Ancak bazı
durumlarda arabuluculuk ve zorlama kullanılarak yerleştirilme sağlandı.
Gönüllü ve zorla yerleştirme arasında farklı sonuçlar elde edildi. Bu
tezde, RıĢvan kabilesi hem zorla hem de belirli ölçüde müzakereler
yoluyla yerleştirildiğinden, zorla yerleştirme sonuçları
değerlendirildi. Osmanlı tarihinde boyun kırmak için farklı yöntemler
kullanıldı. Bu çalışmada, 19. yüzyılda hangi yöntemlerin kullanıldığı
vurgulanacaktır. Önemli olan, sadece bir yöntemin kullanılmaması,
yerleştirme sürecini kolaylaştırmak için birçok önlemin bir arada
kullanılmasıdır. Bunlar arasında kabileyi yöneten liderlerin kaçırılması
yer alır. Bu yöntem özellikle Çukurova bölgesinde yaygın olarak
kullanılmıştır. Bu bölgede merkezi otoriteye karşı direnen Kozanoğulları
kabilesinin 62 lideri sürgüne gönderildi.
yüzyılda devletin göçebe kabileler ve liderlerine bakış açısı değişti.
Tanzimat reformları ile birlikte devlet, kabile liderliğinin
dağıtılmasını düşündü. Ancak bu planın neden olabileceği sorunlar
düşünüldüğü için, kabilelerin yerleştirilmesi tamamlandıktan sonra
gerçekleştirilmesi planlandı.
yüzyılda, Osmanlı Devleti göçebe kabileleri yerleştirme konusunda ciddi
bir politika geliştirdi. Özellikle Fırka-i Islahiye gibi kurumların
kurulması, devletin bu konuda ne kadar kararlı olduğunun bir göstergesi
oldu. Fırka-i Islahiye, göçebe kabileleri yerleştirme görevi olan eşsiz
bir kurumdu. Bu görevi başarıyla yerine getirebilmek için güçlü bir
orduya ihtiyaç duyuluyordu. Devlet, bu amaçla büyük miktarda harcama
yapmaktan çekinmedi.
yüzyıl boyunca, devlet askeri gücü göçebe kabileleri yerleştirme ve kötü
davranışları önleme amaçlı olarak kullandı. Yerleştirme işlemleri için
Anadolu ve Rumeli ordularından askerler gönderildi. Ancak merkezi
hükümet asker gönderemediği zamanlarda, yerel yö
Gulabi Celep devam et Öte yandan, Osmanlı'nın 19. yüzyıldaki göçebe
politikalarına yönelik eleştirel bakış açısı da bulunmaktadır. Bu
eleştiriler, göçebe toplulukların zorla yerleştirilmesi ve
modernleştirilmesinin, onların geleneksel yaşam tarzlarına ve kültürel
miraslarına zarar verdiğini iddia etmektedir. Göçebelerin
yerleştirilmesinin yanı sıra, bu politikaların bir sonucu olarak, Türk
ve Kürt toplumları arasında sosyal ve kültürel anlamda derin ayrılıklar
meydana gelmiştir. Bu ayrılıklar günümüze kadar devam etmektedir.
Sonuç olarak, Osmanlı'nın göçebe politikaları, siyasi, ekonomik ve
sosyal sebeplerden dolayı yüzyıllar boyunca değişim göstermiştir.
Göçebelere yönelik politikalar, yalnızca onların yerleştirilmesi ve
modernleştirilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda devletin güvenliği,
düzeni ve refahı açısından da önem arz etmiştir. Ancak bu politikalar,
bugün bile bazı tartışmalara ve eleştirilere konu olmaktadır.
=== Problemler===
=== Yerleşim Coğrafyası ve Nüfus====
== YERLEŞİM VE UYUM SORUNLARI==
=== Nihai Yerleşim===
=== Ekonomi ve Tarım===
==== Yerel Halkla İlişkiler ve Etkileşimler====
=== Sosyo-kültürel ve Ekonomik Değişimler===
== sonuç==
== Rişvan Aşireti==
Rişvan Aşireti, 19. yüzyılda yoğun olarak Orta Anadolu bölgesinde
yaşayan bir Kürt aşiretidir. Aşiret mensupları, Malatya ve Maraş
arasındaki bölgede yazları yaylada, kışları ise kırsal alanlarda
yaşarlar. Zamanla aşiret mensuplarının sayısı artınca, Osmanlı
Devleti'nin iskan politikası gereği olarak Orta Anadolu'nun farklı
illerine yerleştiler. Örneğin 1878-1880 yılları arasında yapılan nüfus
tahririne göre, Rişvan Aşireti'nin Haymana, Mucur, Esbkeşan, Sivas
Vilayeti ve Ankara Sancağı Bala kazasında 3630 hane ve 15.400 nüfus
olarak kayıtlara geçirildiği görülmektedir.
Rişvan Aşireti, Orta Anadolu'da yerleşmiş olsa da, aşiret mensupları
hala kendilerine özgü kültürel değerlerini, geleneklerini ve dilini
koruma gayreti içindedir.
[fn:1] Bozulus, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan bir terim
      olarak, özellikle Anadolu ve Mezopotamya'da yaşayan Kürt nomad
      aşiretlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu terimin asıl
      anlamı ve kökeni belirsizdir, ancak genellikle yönetimsel
      amaçlarla ayrım yapmak için kullanılmış olabileceği
      düşünülmektedir. Bozulus aşiretleri, Osmanlı yönetiminin vergi ve
      denetimlerine tabi tutulmuş ve sıklıkla yerleştirilme
      politikalarına maruz kalmışlardır.
[fn:2] Karaulus, sınır bekçileri olarak görev yapan ve çoğunlukla Kürt
      asıllı olan nomadik aşiretlerin bir grup olarak tanımlandığı bir
      terimdir. Karaulus aşiretleri, devlet tarafından belirli bir
      bölgede görev yapmak üzere yerleştirilmiş ve sınır güvenliği ve
      vergi toplama gibi görevleri üstlenmişlerdir. Ancak, Karaulus
      aşiretlerinin etnik kökenleri ve sosyal yapıları hakkında az
      bilgi mevcuttur ve çok az tarihsel araştırma yapılmıştır.
[fn:3] Nezir kelimesi XVII. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı Devleti
      tarafından kullanılmaya başlandı ve kamu düzenini sağlamak
      amacıyla devletin tebaası ile yapılan akitleri ifade ediyordu. Bu
      akitler, tarafların hazır bulunduğu mahkeme tarafından hüccet
      düzenlenerek yürürlüğe girmekteydi. Devlet, bu akitler
      vasıtasıyla asayişi ve güvenliği sağlamaya, aşiretleri kontrol
      altında tutmaya, korsanlık faaliyetlerini engellemeye, yeniçerin
      kavgalarını önlemeye ve piyasaları kontrol altında tutmaya
      çalışıyordu. Bunun yanı sıra, esnaf grupları ya da halk, bir şeyi
      yapmak veya yapmamak adına birbirlerini nezre bağlayarak
      uzlaşabilmekteydi. Nezir, yaptırım gücünü karşı tarafın
      üstlendiği yükümlülüklerden alıyordu. Bunlar genellikle paraydı
      ancak çalıştırılmayı kabul etmek, dayağa razı olmak, asilerin
      kellelerini teslim etmek gibi fiilî yükümlülükler de nezre konu
      olabilmekteydi. Bu yöntem, İstanbul'dan uzak Arap vilayetlerine
      kadar geniş bir coğrafyada uygulanmıştır. Ancak Tanzimat dönemi
      ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.
[fn:4] Mirmiran, Osmanlı İmparatorluğu'nda bir ünvan olarak kullanılır
      ve "mira" ve "miri" kelimelerinden türetilmiştir. "Mira"
      hükümdarın veya devletin mülkünün sahibi anlamına gelir, "miri"
      ise yönetmek, idare etmek anlamına gelir. Mirmiran, hükümdarın
      veya devletin mülklerini yöneten bir kişiye verilen bir ünvan
      olarak kabul edilir. Bu ünvan, Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı
      dönemlerinde farklı şekillerde kullanılmıştır. Örneğin, tarihte,
      mülk sahibi olarak tanımlanabilecek bazı bölgelerin idarecisi
      olarak, mirmiran ünvanı kullanılmıştır. Aynı zamanda, bazı devlet
      bürokratlarına da verilmiştir. Bu ünvan, Osmanlı
      İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kullanılmamıştır.
[fn:5] ekrâd-ı merkume kazâ ve kurrâlara iskân olunmuş ve bundan böyle
      ahâli-yi meskune hükmüne girüb dâhil-i tanzimat olmuş
      olduklarından bunların haklarında sair ahâli misüllü mu'amele
      olunması ve mal ve can ve ırzları hakkında sair ahali misüllü
      tutulması ve bunlara şimdilik köylerde sığınacak müretteb birer
      hâne virilüb kendülerinin zira'at ve felahata alışdırılması ve
      haklarında komşuca mu'amele olunub ayrı ve gayrılık idilmemesi
[fn:6] Kaçguncu levandât taifesi, yasa dışı yollarla para ve mal elde
      etmeye çalışan, çoğunlukla silah kullanan veya tehlike oluşturan
      kişi veya grupları ifade eder. Bu taife, yerleşik halkın
      güvenliğini tehlikeye atar ve bölgenin nüfusunu azaltır. Bu
      nedenle, devlet tarafından önlemler alınır veya güç kullanılır
      bunlarla mücadele etmek için.= Orta Anadolu Kürtleri
== Ağalar==
Ayrıca, kabile içi ilişkileri ve sorunları çözmek, kabile içinde adaleti
sağlamak, kabile içi çekişmelerin çözümü, kabile içinde huzur ve barışı
sağlamak, kabile üyelerinin haklarını koruma ve kabile içinde
birleştirici bir rol oynamak gibi görevler de Ağaların sorumlulukları
arasındaydı. Bu görevleri yerine getirirken, Ağalar genellikle Osmanlı
İmparatorluğu'nun verdiği "Berat" adı verilen belgelerle
destekleniyorlardı. Bu belgeler, Ağaların görevlerini yerine getirmek
için gerekli yetkileri ve hakları veriyordu. Bu nedenle, Ağalar, Osmanlı
İmparatorluğu tarafından atanmış bir boybeyt idi.
Ağaların ayrıca sosyal ve ekonomik olarak güçlü olmaları, aşiret içi
ilişkileri ve çatışmaları çözmelerine de olanak sağlardı. Ağalar, ayrıca
aşiret içinde hukukun temsilcisi olarak görev yaparlardı. Aşiret içi
sorunların çözümünde, ağaların kararları son karar olarak kabul
edilirdi. Ömeran Aşireti için de bu durum geçerlidir. Bu nedenle ağalar,
aşiret içinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Ayrıca ağalar, aşiretin
diğer kabileler ve aşiretlerle olan ilişkilerini de yürütmektedirler. Bu
nedenle ağalar, aşiret içinde önemli bir liderlik rolü
oynamaktadırlar.
Ağalar genellikle çok miktarda mal ve mülk sahibi olurlardı. Bu mal ve
mülkler arasında taşımacılık yapmak için kullanılan deve katarları,
koyun, keçi sürüleri, binek Kehil Arap atları, tarlada çalıştırılacak
atlar, öküzler, katırlar ve eşekler yer alırdı. Ağaların bu miktarda mal
ve mülk sahibi olmaları, birçok insana ekmek kapısı açmasına olanak
tanırdı.
Ağalık, Kürt kültüründe bir sosyal statüdür ve ağanın temsili bir rolü
vardır. Ağalık, misafir hanesi veya diş odası gibi bir dış mekanın
varlığı ile de tanımlanır. Bu dış odanın kapısı her zaman açık olur ve
gelen ve giden misafirleri kabul eder. Bu, ağanın sosyal ve ekonomik
gücünün bir göstergesidir.
Ağa, köyünde yaşayan fakir ailelere bazı temel ihtiyaçlarını karşılamak
için yardım ederdi. Özellikle kış aylarına hazırlık yapmak için, ağa
yağ, sut, peynir, ekmeklik buğday gibi gıdaları temin eder ve ailelere
tezek gibi yakacaklar sağlardı. Bu, ağanın sosyal sorumluluklarının bir
parçası olarak kabul edilir ve köy halkı tarafından saygı gösterilir.
Ağa, köyünde çalışmazdı. Ağa, çocukları ve kâhyaları aracılığıyla
işlerini yürütür ve onlar tarafından takip edilirdi. Ağanın etrafında,
kendisiyle birlikte hareket eden ve işlerini yürüten sabit birkaç kâhya
bulunurdu. Bu kâhyalar, ağanın güvenliğini sağlamak, mali işleri
yürütmek ve köy halkıyla ilişki kurmak gibi görevleri üstlenirlerdi.
Ağa, evinde kalan zaman dışında, dış odasında geçirir ve orada bulunan
cemaat ile oturup sohbet eder. Ağa, odasına geldiğinde, orada bulunan
misafirler büyükten küçüğe herkes ağanın geldiğini görünce ayağa kalkar
ve ağaya selam verir. Ağa, odanın en üst köşesinde kendine ait bir
mindere oturur ve bu minderin yüzüne serilen keçi derisinden yapılmış,
kenarları işlemeli posta kâhyaların hizmet ve yardımı eşliğinde. Bu,
ağanın sosyal pozisyonunun ve saygınlığının bir göstergesidir.
Ağa, mindere oturduğunda cemaate oturmalarını buyurur. Herkes sessizce
ve yaş sıralamasına göre yerlerine oturur. Ağa, odanın bakıcısına
odadaki ateşin yakılıp yakılmadığı, kahvelerin pişirilip pişirilmediği
ve misafirlere yemek verilip verilmediği gibi konular hakkında sorular
sorar. Bu, ağanın konuklarına ve odasına dair endişelerinin bir
göstergesidir ve odanın işleyişinin düzgün olmasını sağlamak için
yapılan bir kontrol mekanizmasıdır.
Cemaat arasındaki yaşlı adamlar ile ağa arasında sohbet başlar ve
gençler bu sohbeti dinler. Ağa, minderin üstünde çok rahat oturur ve
zaman zaman ayaklarını da uzatabilir, ancak odadaki cemaat ağaya karşı
hürmetten dolayı daha dikkatli otururlar. Bu, ağanın sosyal pozisyonunun
bir göstergesidir ve cemaatin ağaya karşı saygısının bir ifadesidir.
O devirde insanların çoğu sigarayı daha fazla içerlerdi. Ancak, cemaat
arasındaki büyük bir kesim ağanın yanında sigara içmezlerdi. Ağanın
yanında sigara içenler genelde yaşları ilerlemiş ve ağanın kendilerine
izin verdiği kişilerdi. Ağanın yanında sigara içmeme, sadece ağaya ve
yaşlılara hürmet olarak kabul edilirdi. Bu, ağanın saygınlığının bir
göstergesi ve cemaatin ağaya karşı saygısının bir ifadesidir.
Cemaatte sigara içmek isteyen gençler, ağanın ve yaşlıların görmediği
bir köşede sigarasını içerlerdi. Bu, bir adet haline gelmişti. Cemaatte
hazır bulunanlar, ağanın söylediklerini sessizce dinler ve ağanın
konuşmasını kesmezler. Eğer ağanın yanında konuşmak gerekirse, çok hafif
bir ifadeyle ve kimseyi rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla konuşurlar.
Bu, sadece ağaya ve yaşlılara saygı ve hürmetten dolayı yapılır.
== Deve Kervanları==
Ömeranlıların 1960 dönemlerine kadar devecilikle uğraştıkları
bilinmektedir. Deve katarlarıyla Tuz Gölü'nden aldıkları tuzu, Manisa,
Aydın gibi şehirlere götürüp satarak bölgesel ticarete katkı
sağlamışlardır. Bölgelerine dönüşte ise incir, üzüm gibi ürünleri
getirmişlerdir.
Ömeranlıların devecilik faaliyetleri, yerleşik hayata geçtikten sonra mı
yoksa önceden mi yapıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
Ancak devecilikle ilgili kullanılan tüm araç gereçlerin tamamen Türkçe
kelimelerden oluşması, bu faaliyetin yerleşik hayata geçtikten sonra
yapıldığı fikrini güçlendirmektedir. Ayrıca, göç anıları anlatılırken
öküzlerin de kullanıldığından bahsedilmesi, deveciliğin yerleşik
hayattan sonra yapıldığı tezini daha da güçlü kılmaktadır. Bu durum,
Ömeranlıların, yerleşik hayata geçtikten sonra devecilik yaparak
ekonomik kazanç elde ettiğini ve hayatlarını sürdürdüğünü
göstermektedir. Develerin beslenmesi için Konya ovasının uygun koşullara
sahip olması, bölge insanlarına avantaj sağlamış ve devecilik
faaliyetlerinin başarıyla sürdürülmesine yardımcı olmuştur. Develer, et,
süt ve derilerinden yararlanılarak ailelerin ihtiyaçları karşılanmıştır.
Ayrıca, devecilik faaliyetleri, bölgenin ekonomik hayatına da katkı
sağlamıştır. Devecilik faaliyetleri, Ömeranlıların hayatındaki önemli
bir unsurdur ve bölgenin tarihinde de önemli bir yere sahiptir.
Tuz Gölü'nden getirdikleri tuzun yanı sıra, develeriyle arpa-buğday
taşımacılığı yaparak da aileler arasında para kazanmışlardır. Günün
şartlarına göre, bir ailenin bir katar devesinin olması, o ailenin
zengin sayılması anlamına gelirdi. Bölgesel ticaretin en önemli
unsurlarından biri olan devecilik, Ömeran aşireti için ikinci bir geçim
kaynağı olmuş ve onların kültürlerinde önemli bir yere sahip olmuştur.
#+caption: Ömeranlıların 1960'lara kadar devecilik yaparak, Tuz
Gölü'nden aldıkları tuzu Manisa ve Aydın gibi şehirlere satarak bölgesel
ticarete katkı sağladıkları görülmektedir. Fotoğrafta, bu kervanlardan
biri görülmektedir.
<<fig:devekervani>>
[[file:image/devekervani.jpeg]]
Develerin sırtında para kazanmanın ne kadar zahmetli bir iş olduğunu,
bir şehirden diğer bir şehire gitmenin ne kadar yorucu olduğunu anlatan
yaşlıların anıları, o devirdeki yaşamın zorluklarını gözler önüne
seriyor.
== Oda kültürü==
== Mutfak kültürü==
== ev yapma kültürü==
== evlenme geleneklerimiz
=== Xelat geleneği===
=== GELIN OLMAK===
=== anne olmak===
== akraba evlilikleri==
== Berdel geleneği==
== eğitim ve öğretim==
== sağlık==
== kılık ve kıyafet==
== ısınmak==
== ateş ve aydınlatma lambaları==
== içme suyu ve çeşmeler==
== çobanlık==
== ahırlı odalar==
== süt ürünleri==
== hali, kilim, dokuma==
== kuraklık, yağmur duaları==
== kız kaçırma ve beşik kertmesi==
== dövme geleneği==
== taziyelerimiz==
[fn:1] *sêl:* ekmek pişirme sacı
[fn:2] *bîrreş:* siyah kuyu
[fn:3] Anız: ekinin biçildikten sonra tarlada, toprakta kalan köklü
      sapı.
[fn:4] Yaba; birkaç dişli, büyükçe bir çatal biçimindeki tahtadan
      yapılmış tarım aleti. Başlıca olarak tınaz, saman gibi gevşek
      malzemeleri savurmakta ya da bir yere yüklemekte kullanılır.
[fn:5] Dirgen: Genellikle harmanda sapları yaymaya yarayan demirden,
      çatallı bir tarım aleti
[fn:6] Anadut: Ekin ve ot demetlerini arabaya yüklemeye veya harmanı
      aktarmaya yarayan uzun saplı, üç dişli, ahşap alet
[fn:7] Lot: Tutam
[fn:8] Tınaz: Dövülerek savrulmaya hazırlanan ekin yığını.


[[Kategori:Anadolu Aşiretleri]]
[[Kategori:Anadolu Aşiretleri]]
57. satır: 1.848. satır:
[[Kategori:Güneydoğu Anadolu Tarihi]]
[[Kategori:Güneydoğu Anadolu Tarihi]]
[[Kategori:Orta Anadolu'da Kürtler]]
[[Kategori:Orta Anadolu'da Kürtler]]
</div>

08.47, 8 Mart 2026 itibarı ile sayfanın şu anki hâli

Rışvan Aşireti

Bu bölümde, Rışvan Aşireti’nin tarihteki yeri, Osmanlı idarî sistemi içindeki konumu ve günümüzdeki durumu ele alınmaktadır. İnceleme; aşiretin kökenleri, göçebe yaşam tarzı, iskân politikaları ve Osmanlı Devleti ile ilişkileri çerçevesinde yapılandırılmıştır.

Rışvan Aşireti'nin Kökenleri ve İlk Yerleşimleri

Rışvan Aşireti, kökenleri Güneydoğu Anadolu’ya uzanan büyük bir aşirettir. Aşiretin tarih sahnesindeki görünürlüğü, 1515 yılında bölgenin Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle belirginleşmiştir. Bu tarihten itibaren Rışvanlılar, Osmanlı idarî ve askerî yapısı içinde yarı özerk bir konumda yaşamışlardır.

İlk yerleşim alanları arasında Hısn-ı Mansur, Malatya, Antep, Maraş ve çevresi yer almaktadır. Bu bölgeler, aşiretin yaylak ve kışlak düzeninin merkezlerini oluşturmuştur.

Osmanlı Egemenliği ve Yarı Göçebe Yaşam

Rışvan Aşireti, Osmanlı egemenliği altında yarı göçebe bir yaşam tarzı sürdürmüştür. Bu yaşam biçimi, hayvancılığa dayalı ekonomik faaliyetlerle doğrudan ilişkilidir. Yaylak–kışlak hareketliliği, aşiretin hem sosyal örgütlenmesini hem de devletle olan ilişkilerini belirleyen temel unsurlardan biri olmuştur.

Göçebe yaşam, aşiret içi dayanışma, liderlik ve aşiret kurumlarının güçlenmesine katkı sağlamıştır.

XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Coğrafi Yayılma

XVII. yüzyıl ve XVIII. yüzyıl boyunca Rışvan Aşireti’nin yerleşim alanları genişlemiştir. Bu dönemde aşiret mensupları yalnızca Güneydoğu Anadolu ile sınırlı kalmamış; Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir gibi Orta ve Batı Anadolu bölgelerine kadar yayılmıştır.

Bu yayılma, zorunlu göçten ziyade, göçebe ekonominin gerektirdiği mevsimsel hareketliliğin bir sonucudur.

Göçebe Yaşam ve Adlî Vakalar

Göçebe yaşam tarzı, Osmanlı kaynaklarında çeşitli adli vakalar ile ilişkilendirilmiştir. Eşkıyalık, yol kesme, zorbalık ve mala ya da cana yönelik saldırılar, hem aşiret mensupları hem de dış gruplar arasında yaşanmıştır.

Osmanlı Devleti, bu tür olayları yakından takip etmiş; suç işleyen bireyleri cezalandırarak merkezi otoriteyi korumaya çalışmıştır.

İskân Politikaları ve Vergi Düzeni

XVII. yüzyıldan itibaren Rışvan Aşireti, iskân politikası kapsamına alınmıştır. Bu politikanın temel amaçları güvenlik sağlamak ve vergi toplama süreçlerini düzenli hâle getirmekti.

Ancak iskân uygulamaları, aşiret mensupları arasında direnişe yol açmış; bazı gruplar eski yaşam alanlarına dönmeye çalışmıştır. Bu durum, devlet–aşiret ilişkilerinde gerilimlere neden olmuştur.

Osmanlı İdaresinde Rışvan Aşiret Reisleri

Rışvan Aşireti, Osmanlı yöneticileri nezdinde yüksek bir itibara sahipti. Birçok aşiret reisi, Malatya, Maraş, Adana ve Sivas gibi merkezlerde valilik görevlerinde bulunmuştur.

Bu durum, aşiretin yalnızca bir göçebe topluluk değil, aynı zamanda Osmanlı idarî yapısına entegre bir aktör olduğunu göstermektedir.

Maden İşletmeleri ve Hazine Gelirleri

Rışvan Aşireti, özellikle maden işletmelerinde sağladığı hizmetlerle Osmanlı hazinesi için önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Aşiret mensupları, madenlerin korunması, işletilmesi ve lojistik faaliyetlerinde görev almış; karşılığında vergi yükümlülüklerini yerine getirmiştir.

XIX. Yüzyılda Dağılma Süreci

XIX. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nde yaşanan idarî ve toplumsal dönüşümler, Rışvan Aşireti’ni de etkilemiştir. Aşiret reislerinin gücü zayıflamış, yerleşik hayata geçiş hızlanmış ve aşiret yapısı çözülmeye başlamıştır.

Günümüzde Rışvan Aşireti adı altında bütüncül bir yapı bulunmamakla birlikte, tarihsel ve kültürel izleri farklı bölgelerde yaşamaya devam etmektedir.

Rışvan Aşireti'nin Alt Kolları

Rışvan Aşireti, tarihsel süreç içinde birçok alt kola ayrılmıştır. Bu kollar, yerleştikleri bölgelerin coğrafi ve sosyal koşullarına göre farklılaşmıştır. Hısn-ı Mansur ve Malatya çevresindeki kollar, aşiretin merkezî unsurları arasında yer almıştır.

Ömeran Aşireti

Ömeran Aşireti, Rışvan Aşireti’nin önemli alt kollarından biridir. Güneydoğu Anadolu kökenli olan bu aşiret, yarı göçebe yaşam tarzını uzun süre sürdürmüş ve özellikle hayvancılık faaliyetleriyle tanınmıştır.

Osmanlı döneminde iskâna tâbi tutulan Ömeran Aşireti, günümüzde kültürel açıdan dönüşüme uğramış olsa da tarihsel kimliğini korumaktadır.


Bu bölümde, Rişvan Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumu değerlendirilecektir. Öncelikle, Rişvan Aşireti'nin kökenleri ve Güneydoğu Anadolu'daki ilk yerleşimleri hakkında bilgi verecektir. Daha sonra, aşiretin 1515'te Osmanlı egemenliği altına girmesi ve yarı göçebe hayat tarzı ile ilişkisi açıklanacaktır. Ayrıca, aşiretin XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir'e kadar yayılması ele alınacaktır. Göçebe yaşam tarzının getirdiği adli vakalar ve eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi suçlar da değerlendirilecektir. XVII. yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutulması ve vergi toplama kaygıları hakkında bilgi verilecektir. Aşiret reisleri ve maden işletmelerinde hizmetleri ve vergileri ile hazinenin önemli bir gelir kaynağı olması incelenecektir. Son olarak, XIX. yüzyılın sonlarına doğru aşiretin dağılması ve günümüzde Rişvan Aşireti'nin durumu ele alınacak ve sonuç olarak aşiretin tarihteki yerinin önemi

Rişvan Aşireti'nin Tarihçesi: Güneydoğu Anadolu'dan Orta ve Batı Anadolu'ya yayılışı

Rişvan Aşireti'nin kökenleri ve Güneydoğu Anadolu'daki ilk yerleşimleri

Rişvan Aşireti, Güneydoğu Anadolu bölgesinde kökenlerine dayanan bir aşirettir. Aşiret, 1515 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin alınmasıyla Osmanlı egemenliği altında yaşamaya başladı. Aşiret, yarı göçebe bir hayat süren bir aşirettir ve zamanla Orta ve Batı Anadolu'ya, hatta Rumeli'ye doğru yayılmaya başladı. Bu yayılma, aşiretin göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak ve kışlak yerleri arasında sürekli yer değiştirmesinden kaynaklanmıştır. Aşiretin ilk yerleşim yerleri arasında Hısn-ı Mansur, Malatya, Antep, Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir gibi yerler yer almaktadır.

1515'te Osmanlı egemenliği altına girmesi ve yarı göçebe hayat tarzı

Rişvan Aşireti, 1515 yılında Osmanlı Devleti tarafından Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin alınması ile Osmanlı egemenliği altına girmiştir. Aşiret, yarı göçebe bir hayat tarzını benimsemiştir ve yaylak ve kışlaklar arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu hayat tarzı, aşiret içi kurumların ve geleneklerin oluşmasına neden olmuş ve aşiret içi dayanışma ve birlikteliği pekiştirmiştir. Aşiret kültürünü koruyan birçok aşiret mensubu vardır.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir'e kadar yayılışı

Rişvan Aşireti, 1515 yılında Osmanlı Devleti tarafından Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin alınmasıyla Osmanlı egemenliği altına girdi. Aşiret, yarı göçebe bir hayat tarzını benimsemişti ve zamanla Orta ve Batı Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye doğru yayılmaya başlamıştı. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Hısn-ı Mansur ve Malatya yanı sıra Antep, Maraş, Sivas, Ankara, Konya, Denizli, Manisa ve İzmir gibi bölgelerde yerleşmeye başladılar. Aşiret, yaylak ve kışlaklar arasında gidip gelirken hayvancılık yapmış ve özellikle bölgenin ekonomisinde önemli rol oynamıştır. Aşiretin bazı kolları, yaylak ve kışlaklarının yanı sıra bölgede madencilik faaliyetlerinde de yer aldılar. Bu nedenle, Rişvan Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumunun detaylı bir şekilde incelenmesi gerekir.

Göçebe yaşam tarzının getirdiği adli vakalar ve eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi suçlar

Rişvan Aşireti, göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak ve kışlak yerleri arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu yaşam tarzı, aşiret mensuplarının yaylak ve kışlaklara gidip gelirken adli vakalara sebep olmalarına neden olmuştur. Eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi suçlar, aşiret dışı kimselere karşı işlendiği gibi aşiret mensupları, yolcular ve tüccarlara karşı da yapılmıştır. Bu tür suçlar devlet tarafından takip edilmiş ve sorumlular cezalandırılmıştır.

XVII. yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutulması ve vergi toplama kaygıları

Rişvan Aşireti, XVII. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti tarafından güvenlik ve vergi toplama kaygıları nedeniyle iskâna tâbi tutulmuştur. Bu politika kapsamında aşiret, belirlenen bölgelerde yerleştirilmiştir. Ancak aşiret mensuplarının çoğu, iskân edildikleri yerlerde kalmak istemediği için ya eski yerlerine dönmeye çalışmışlar veya eşkıyalık yapmışlardır. Bu politikanın sonuçları arasında aşiret mensuplarının devletle olan ilişkilerinin bozulması, ekonomik sıkıntılar ve sosyal sorunlar bulunmaktadır. Bu nedenle, iskân politikasının uygulanması sırasında dikkatli bir şekilde planlanması ve uygulanması gerektiği sonucuna varılmaktadır.

Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde itibarı ve valilik yapan aşiret reisleri

Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara sahipti. Çok sayıda aşiret reisi Malatya, Maraş, Adana ve Sivas gibi yerlerde valilik yapmıştır. Bu valilikler, aşiret reislerinin devlet yöneticileri tarafından güvenilir ve yetkili kişiler olarak görülmelerini sağlamıştır. Aşiret reisleri, devletin belirlediği bölgelerde yerleştirilmiş olan aşiret mensuplarının vergi toplama, güvenlik ve düzenli hizmetler gibi konularda devletin temsilcisi olarak görev yapmışlardır. Ayrıca, aşiret reisleri madenlerin işletilmesinde gerekli hizmetleri görürler ve topladıkları vergiler hazinenin önemli bir gelir kaynağını oluştururdu.

Maden işletmelerinde hizmetleri ve vergileri ile hazinenin önemli bir gelir kaynağı olması

Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti'nin ekonomik yapısı içinde önemli bir rol oynadı. Aşiret, maden işletmelerinde hizmetlerini sunarak devlet hazinesine vergi olarak katkıda bulundu. Bu vergiler, devletin ihtiyacı olan fonları sağlamak için önemli bir kaynak teşkil etti. Aşiret üyeleri, maden işletmelerinde çalışarak hem kendi geçimlerini sağladılar hem de devletin ekonomisini desteklediler. Bu nedenle, Rişvan Aşireti'nin maden işletmelerindeki rolü önemlidir ve devlet için önemli bir gelir kaynağı oluşturdu.

Eşkıyalık yapan aşiret mensuplarının cezalandırılması ve geri gönderilmeleri

Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti döneminde Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yerleşik bir aşiret olarak varlığını sürdürmüştür. Aşiret, yarı göçebe bir hayat tarzı benimsemiş ve Orta ve Batı Anadolu'ya doğru yayılmıştır. Bu yayılma sürecinde, aşiret mensupları eşkıyalık, zorbalık, yol kesme ve diğer suçlarla adli vakalara sebep olmuş ve bu tür eylemler devlet tarafından takip edilmiştir. Osmanlı Devleti, Rişvan Aşireti'ni XVII. yüzyıldan itibaren iskâna tâbi tutmuş ve vergi toplama kaygıları ile yerleştirmiştir. Bu iskân politikası, aşiret mensuplarının bazılarının eski yerlerine dönmeye veya eşkıyalık yapmaya zorlamıştır. Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara sahipti. Çok sayıda aşiret reisi Malatya, Maraş, Adana ve Sivas gibi yerlerde valilik yapmıştır. Ayrıca aşiret, maden işletmelerinde hizmetleriyle hazinenin önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Sonuç olarak, Rişvan Aşireti tarihte önemli bir yere sahipti ve Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik ve idari yapısı içinde önemli bir rol oynadı. Ancak aşiret mensuplarının eşkıyalık ve diğer suçlarla adli vakalara sebep olmaları, devlet tarafından takip edilmiş ve cezalandırılmıştır. Bu durum, aşiret mensuplarının geri gönderilmesine de neden olmuştur.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru aşiretin dağılması ve günümüzde Rişvan Aşireti'nin durumu.

XIX. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik ve idari yapısındaki değişimler sonucu Rişvan Aşireti de etkilenmiştir. Aşiret reislerinin gücü azalmış, yerleşik hayat tarzını benimsemeye başlamışlardır. Bu değişimler sonucu aşiret mensupları arasında dağılma ve ayrılma olayları meydana gelmiştir. Günümüzde Rişvan Aşireti adı altında bir bütünlük yoktur ve aşiretin mensupları farklı bölgelerde yaşamaktadır. Ancak hala Rişvan Aşireti'nin tarihi, kültürel ve ekonomik izleri günümüzde de görülmektedir. Bu aşiretin tarihteki yerinin önemi, bugünkü durumu ve geleceği konusunda daha ayrıntılı bir araştırma yapılması gerekmektedir.

Rişvan Aşireti'nin alt kollari

Rişvan Aşireti, zaman içinde birçok alt kol oluşturmuştur. Bu alt kollar, aşiretin yerleştiği bölgedeki coğrafi ve sosyal faktörler nedeniyle oluşmuştur. Örneğin, Hısn-ı Mansur bölgesinde yaşayan alt kol, farklı bir yaşam tarzına sahip olabilir ve farklı ekonomik faaliyetlerde bulunabilir. Aynı şekilde, Malatya bölgesinde yaşayan alt kol, farklı bir sosyal yapıya sahip olabilir ve farklı kültürel gelenekleri benimseyebilir. Bu alt kollar, aşiretin genel yapısını ve işleyişini etkileyebilir ve devlet yöneticileri tarafından farklı şekillerde yönetilir. Bu nedenle, Rişvan Aşireti'nin alt kollarının tarihsel ve sosyal özellikleri, aşiret hakkında daha derin bir anlayış kazandırmak için önemlidir.

Göçebe Yaşam Tarzı: Yaylak ve Kışlaklar arasındaki sürekli yer değiştirmeler

Rişvan Aşireti, yarı göçebe bir hayat tarzı süren bir aşirettir. Bu nedenle, aşiret mensupları yaylak ve kışlak yerleri arasında sürekli yer değiştirmektedir. Yaylaklar, yaz ayları için kullanılan ve hayvanların otlatabileceği yerlerdir. Kışlaklar ise, kış ayları için kullanılan ve aşiret mensuplarının konaklayabileceği yerlerdir. Bu sürekli yer değiştirmeler, aşiret mensuplarının hayatlarının önemli bir parçasıdır ve göçebe hayat tarzının bir gereğidir. Aynı zamanda, bu sürekli yer değiştirmeler aşiret mensuplarının adli vakalara sebep olmasına da neden olmuştur.

Iskân Politikası: Güvenlik ve vergi toplama amacıyla yapılan iskânlar ve sonuçları

Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti tarafından güvenlik ve vergi toplama amacıyla iskân edilmiştir. Bu iskân politikası, aşiretin yerleştiği bölgelerde düzenli vergi toplama ve güvenlik sağlama amacını taşımıştır. Ancak aşiret mensuplarının bazıları iskân edilmek istememiş veya eski yerleşim alanlarına geri dönmek istemişlerdir. Bu durum, aşiret mensuplarının eşkıyalık yapmasına veya devlet güvenliğini tehlikeye atmasına sebep olmuştur. Sonuç olarak, iskân politikası aşiretin yerleşim alanlarını değiştirmiş ancak aynı zamanda aşiret mensuplarının devletle olan ilişkilerini etkilemiştir.

Rişvan Aşireti'nin Kültürel Mirası: Aşiret içi kurumlar, gelenekler ve inançlar

Rişvan Aşireti kültürü, yıllarca göçebe yaşam tarzının etkisiyle oluşmuştur. Aşiret içi kurumlar, yaylak ve kışlaklar arasındaki sürekli yer değiştirmelerde hayatın devam etmesini sağlamak için oluşmuştur. Örneğin, aşiret reisleri, aşiret mensuplarının lideri olarak görev yaparlar ve aşiret içi sorunları çözmek için yetkili olurlar. Aşirette, gelenekler ve inançlar da önemlidir. Örneğin, aşiretteki kadınlar, hayvanların bakımını ve yerleşim yerlerinde ev işlerini yürütmekle sorumludur. Ayrıca, aşiretteki erkekler de hayvanların korunması ve avlanması gibi görevleri yerine getirir. Bu kurumlar, gelenekler ve inançlar, aşiret içi bir arada kalmayı sağlar ve aşiret mensuplarının ortak bir kimlikleri vardır.

Sonuç ve Değerlendirme: Rişvan Aşireti'nin tarihteki yerinin önemi ve bugünkü durumu

Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti'nin sosyal, ekonomik ve idari yapısı içinde önemli bir yere sahipti. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin alınmasıyla Osmanlı egemenliğinde yaşamaya başlayan aşiret, yarı göçebe bir hayat sürdü ve zamanla Orta ve Batı Anadolu'ya ve hatta Rumeli'ye doğru yayılmaya başladı. Aşiret, göçebe yaşam tarzının gereği olarak yaylak ve kışlak yerleri arasında sürekli yer değiştirmiştir. Bu yaşam tarzı, eşkıyalık, zorbalık, yol kesme, mala, cana ve ırza saldırı gibi çok sayıda adli olaya sebep olmuştur. Devlet, bu tür suçları takip etmiş ve sorumluları cezalandırmıştır. Iskân politikası ile, aşiret güvenlik ve vergi toplama amacıyla yerleştirilmiştir. Ancak bazı kolları, iskân edilen yerlerde kalmak istemeyerek eski yerlerine dönmeye çalışmış veya eşkıyalık yapmışlardır. Rişvan Aşireti, Osmanlı Devleti yöneticileri nezdinde önemli bir itibara sahipti. Aşiret reisleri, valilik gibi önemli görevlerde yer almış

note

Kürdlerin Anadolu'ya iskanı farklı zaman dilimleri içinde gerçekleşmiştir. Göçün tarihi, kapsamı ve coğrafi konumlanışı, bizi böyle bir yargıya götürmektedir. Bu yazının konusu Reşî'ler ve gelişmeleri bu eksen üzerinden ele alınacaktır. Bu belirlemelere dayanarak, Reşî'lerin Anadolu'daki macerasına bakabiliriz. Öncelikle, coğrafi konumlarına bir göz atalım.

Coğrafik Durum

Reşî aşiretinin çoğunlukla Ankara-Konya-Kırşehir il sınırları içindeki kırsal ve ovalık alanlara yerleştirildiğini belirtmiştik. Aşiret kolları, belirli noktalarda koloniler şeklinde yoğunlaşmıştır ve coğrafi olarak Haymana, Kulu, Cihanbeyli ve Malya ovalarına serpilmiştir. Aşiret kolları, Xelîkan, Omeran, Sefîkan, Çelîkan ve Nasirî (bazıları) olmak üzere Kulu ve Cihanbeyli ilçelerinde yer almaktadır. Nasirî, Sefîkan, Bilikan aşiretleri Ankara'nın Haymana, Koçhisar ve Gölbaşı ilçelerinde yer almaktadır. Kırşehir'de ise Berketî, Oxçîyan, Şêxbilan, Mifîkan, Molikan ve Bilikan aşiret kolları, Çiçekdağ, Boztepe, Akçakale, Kaman ve merkez ilçelerine bağlı köylerde iskan edilmiştir. Tüm bu aşiret kolları hakkında daha geniş bilgi tabloda yer almaktadır.

GÖÇÜN TARİHİ

Reşîlerin Anadolu'ya göçleri çeşitli zaman dilimleri içerisinde gerçekleşmiştir. Göçün tarihi, kapsam alanı ve coğrafik konumlanışı hakkında yapılan araştırmalar, Reşîlerin Anadolu'nun Ankara-Konya-Kırşehir illerinde, özellikle de Haymana, Kulu, Cihanbeyli ve Malya ovalarına yerleştiklerini göstermektedir. Bu aşiret kolları, ilçeler bazında da belirli noktalarda yoğunlaşmıştır. Reşîlere bağlı Xelîkan, Omeran, Sefîkan, Çelîkan ve bir bölümü Nasirî kolları, Konya'nın Kulu ve Cihanbeyli ilçelerinde bulunmaktadır. Nasirî, Sefîkan ve Bilikan aşiretleri ise Ankara'nın ilçeleri Haymana, Koçhisar ve Gölbaşı sınırları içinde yaşamaktadır. Kırşehir'de ise Berketî, Oxçîyan, Şêxbilan, Mifîkan, Molikan ve Bilikan aşiret kolları Çiçekdağ, Boztepe, Akçakale, Kaman ve merkez ilçesine bağlı köylerde iskan olmuşlardır.

Reşîlerin Anadolu'ya göçleri öncesinde Antep-Maraş-Adıyaman kesişme noktalarında yarı yerleşik bir şekilde yaşadıkları bilinmektedir. Ancak, göç öncesindeki durumları tam olarak netleşmemiştir. Reşîlerin İran'ın kuzeyindeki Horasan bölgesi ile ilişkileri ise halen araştırılmaktadır. Reşîlerin yaşam biçimleri ve ekonomik ilişkileri, yerleşik ancak hareket halinde olan aşiretler kategorisinde değerlendirilmelidir. Sürekli konar ve göçer halde olan gezgin aşiretler kategorisine girmemektedirler.

Yaşam Biçimleri

Reşîler, hayvanlarının geniş otlak alanlarına ihtiyaç duymalarından dolayı göçebe hayatı yaşamalarına rağmen, çiftçilik ve tarımla da uğraştıkları bilinmektedir. Ancak, besicilik asıl geçim kaynağıdır ve özellikle koyun besiciliği önemlidir. Kapalı bir iktisadi sistemleri vardır ve kendi kendilerine yetebilen topluluklar olarak görülürler. Ayrıca, sahip oldukları hayvanlardan çeşitli şekillerde yararlanırlar, el dokuması giyim eşyaları, kilim, çuval, heybe vb. üretirler. Reşî halılarının ve kilimlerinin tarihteki ünü de ayrıca belirtilmelidir.

Reşîler, hayvancılık faaliyetleriyle uğraşmakla birlikte, yerleşik toplumlara özgü tarım ve çiftçilikle de meşgul oldukları bilinmektedir. Ancak esas geçim kaynakları, özellikle koyun besiciliği alanında faaliyet göstermeleridir. Kendi kendilerine yetebilen topluluklarda sıklıkla rastlanan kapalı iktisadi sistem, Reşîlerde de mevcuttu. Sahip oldukları hayvanları, giysi, kilim, çuval gibi eşyaların yapımında kullanmak için kullanırlardı. Reşî halılarının ve kilimlerinin tarihteki ünü ayrıca belirtilmelidir. Reşîler ayrıca canlı hayvan ve et ticareti yaparak, İstanbul'un et ihtiyacının karşılanmasında önemli bir yere sahip olmuşlardır. 1540 yılındaki kayıtlarda Reşîlerin, 4 aşiret içinde 2 milyona yakın koyunu elinde bulundurdukları belirtilmiştir. Reşîler, diğer ihtiyaçlarını ise ürünlerini takas yoluyla değiştirerek karşılamışlardır. Koyun, keçi, at, deve ve hatta katırları pazara sürerek ihtiyaçlarını gidermişlerdir. Alışverişin yapıldığı yerlerde pazarlar kurulur ve Reşîler bu yolla önemli bir gelir elde ederlerdi.

Reşîler, sürülerinin otlak bulma kaygısı ile Yazlak ve Kışlak arasında hareket ederlerdi. Yazlakta genellikle besicilik, Kışlakta ise çiftçilik yaparlardı ve genellikle geri dönüş noktaları Kışlakta inşa ettikleri evlerdi. Baharın ilk aylarında karlar erimeye başladığında, Fırat nehrinin kıyılarından Sivas-Kayseri arasındaki Uzunyayla'ya, Çukurova'nın iç kısımlarına, Suriye Çölü'ne ve hatta Konya, Haymana ve Kırşehir ovalarına kadar geniş bir coğrafyada hareket ederlerdi.

Görüldüğü gibi, ziyaret edilen yerler bazen yakın, bazen uzaktı ve genellikle mevsimsel olarak yapılırdı. İhtiyaç duydukları eşyaları at, deve ve katırlara yükleyerek terkedilmiş, harabe ve eski yerleşim bölgelerine yakın yerlerde çadırlarını (Kon) kurarlar ve orada kalırlardı. Reş adı verilen bu çadırlar, koyun ve keçi yününden yapılan keçelerin birleştirilmesiyle yapılırdı. Ayrıca, kısa bir sürede kurulabilen ve sökülebilen pratik çadırlardı.

Yayla ve kışlaklara gitmek için öncelikle bölgenin valisi tarafından verilen izin alınırdı. Her aşiret kolunun, izin belgesinin sınırları içinde hareket etmesi ve çevreye zarar vermemesi için teminat belgesi imzalaması gerekirdi. Aşiret ve cemaatlerin başında bir beg bulunurdu. Bu begler, ileri gelenlerin ve ihtiyarların kanaatleri alınarak eyalet valisi tarafından atandı ve beylik beratı adı verilen belge ile görevlerine başlardı. Ancak Reşîlerde beglerin seçimi farklıydı, kendileri seçim yapar ve eyalet valisi tarafından onaylanırdı.

Beg ailesi ve İhtiyarlar Meclisi ile birlikte aşiret aristokrasisini oluşturan Torin kastı, Reşî toplumunda yer alıyordu. Beg ailesiyle çoğunlukla akrabalık bağı olan Torinler, istedikleri kişiyi seçme yetkisine sahipti. Aynı zamanda, Osmanlı'nın Balkanlar'da Slav kökenli milletlere uyguladığı Voyvodalık kurumuna da sahip oldular. Bu sayede, merkeze karşı kısmi sorumluluklarının yanında yarı otonom bir statü kazandılar ve kendi kendilerini yönetme imkanı buldular.

STATÜLERİ

Reşîler, Osmanlı toplumunda Tımar, Zeamet ve Has Reaya olarak sınıflandırılmışlardır. Has Reaya statüsünde oldukları için Üsküdar'daki Valide Sultan Vakfı'na bağlıydılar ve merkezle ilişkileri bu vakıf üzerinden yürütülürdü. Ödedikleri vergiler de doğrudan bu vakfın kasasına giderdi. Reaya vergileri kapsamında Bennak ve Mücerred vergilerini öderlerdi. Bennak, arazisi olmayan evli bir kişiden alınan ve tam veya yarım çifti olan vergi türüydü. Ederi 12 akçe idi ve ekini olan Bennak vergisi için ise 17. yüzyıldan sonra 18 akçe kuruş alınmıştır.

SÜRGÜN VE İLK İSKAN GİRİŞİMLERİ

16. yüzyılın sonlarına doğru, yarı yerleşik ve konar-göçer aşiretler, büyük değişimler ve yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. 1650'lerde kaybedilen savaşlar ve iç isyanlar nedeniyle imparatorluğun bünyesinde büyük bir bozulma ve karışıklık yaşandı. Binlerce yerleşim yeri harap oldu ve terk edildi. Mali ve askeri sıkıntılar arttı, merkezi ve yerel otorite tanınmaz hale geldi. Bu mali ve askeri krizden çıkmak ve ele geçirilemeyen aşiretleri sindirmek için yönetim, kapsamlı çözümler üzerinde çalışmaya başladı. Bu çözümlerin en önemlisi, yerleşim politikasıydı. 1691'de Fazıl Mustafa Paşa döneminde, geniş bir yerleşim politikası uygulandı. Osmanlı, kurulduğu günden beri bu tür politikalara aşinaydı.

Yani, iskan politikasına Osmanlı İmparatorluğu yabancı değildi. Uzun yıllara dayanan bir deneyimi vardı. Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa döneminde alınan iskan teşebbüsü kararı, beş ana bölgeyi kapsıyordu. O zamanki deyimle, bu beş eyaletin sınırları içinde gerçekleşen bir iskan teşebbüsüydü. Bu eyaletler şunlardı: A. Rakka ve Halep eyaletleri içinde bulunan bölgelere iskan B. Hama ve Humus sancağına iskan C. Anadolu Eyaleti ve topraklarına iskan D. Adana Sancağı'nda Ayaş Berendi ve Kınık kazaları bölgesine iskan E. Bozok sancağına iskan.

Özellikle Rakka ve Halep eyaletleri içerisinde bulunan bölgelere yapılan iskan, Reşî aşiretinin bazı kollarını da kapsıyordu. Verilen ferman ise, hangi aşiretin nereye yerleştirileceği ve nasıl iskana tabii tutulacağı konusunda oldukça açık bir içeriğe sahipti. Aşiretlerin isimleri tek tek belirtilerek en ince ayrıntısına kadar bilgi verilmişti. Bu, Osmanlı'nın bu tür konularda oldukça hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Şimdilik, konunun dağılmaması için aşiret listelerine girmeyeceğiz ancak ileride ele alabiliriz.

İskan teşebbüsü, Osmanlı İmparatorluğu'nun 16. yüzyılın sonlarına doğru karşı karşıya kaldığı ciddi mali ve askeri krizin sonucu olarak ortaya çıkmış bir politikadır. Binlerce yerleşim merkezi harap olmuş, sakinleri tarafından terk edilmişti. Mali ve askeri sıkıntılar yüz yüze kalmış, merkezi ve yerel otorite yer yer tanınmaz hale gelmişti. Bu krizden çıkmak ve ele avuca gelmeyen aşiretleri sindirmek amacıyla, Osmanlı yönetimi kapsamlı çözümler üzerine düşünmeye başlamıştır. Bu çözümlerin en önemlisi, iskan siyasetidir. İskan politikasına yabancısı olmayan Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllara dayanan bir tecrübeye sahipti.

1691 yılında Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa döneminde alınan kararla birlikte, etki alanı oldukça geniş bir iskan politikası yürürlüğe sokuldu. Osmanlı'nın bu tür politikalara aşina olduğu göz önüne alındığında, iskan teşebbüsü görece kolay bir şekilde hayata geçirildi. Beş ana bölgeyi kapsayan iskan teşebbüsü, ayrıntılı bir şekilde planlandı.

Ferman ile belirlenen şu üç ana madde, iskan teşebbüsünün asıl amacını ortaya koymaktadır:

Devlet tarafından kontrol edilmesi zor asi grupların Suriye'deki Arap Bedevilerine karşı bir güvenlik unsuru olarak set fazifesini görevini sağlamaları. Harap ve boş iskan merkezlerinin yeniden canlandırılması. Konar-Göçer hayat tarzlarından dolayı yerleşik halka zarar veren ve yer yer kontrol edilemeyen aşiretlerin ıslahı. Osmanlı İmparatorluğu'nun iskan politikası, sadece aşiretleri sindirmek değil, aynı zamanda imparatorluğun içinde bulunduğu krizden çıkmak ve yeniden toparlanmak için de bir fırsat sunmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz iskan teşebbüsü fermandaki kararlara göre, Reşîlerin belirli kollarının Kuzey Suriye'de yerleşik hayata geçirilmesi zorunlu kılınmıştır. Fermanın yayınlanmasına neden olan Suriye bölgesi, özellikle Kuzey ve Batı Suriye toprakları, Reşîler için yabancı değildi. Bu bölgeleri eskiden beri yazlık olarak kullanıyorlardı ve özellikle Kuzey (Rakka Eyaleti) ve Beli nehrinin kıyılarına düzenli bir biçimde gider gelirlerdi. Ancak bölgedeki değişimler doğal olarak onları da etkiledi.

Suriye bölgesi, 1516 yılına kadar merkezi Kahire'de olan Memluk Sultanları'nın hakimiyeti altındaydı. Ancak Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı ele geçirmesiyle bu hakimiyet Osmanlılara geçti. Memluk Sultanları, bölgeyi bazı Arap aşiretlerinin kontrolüne bırakarak emirlik kurumu adı altında yönetmişlerdi. Otonom bir statüye sahip olan bu emirlikler, bir anlamda Memluk Sultanları'nın yerel temsilcileri konumundaydılar. Osmanlı ilk dönemde bu ilişkileri olduğu gibi devam ettirdi.

Zamanla, Osmanlı hükümeti, siyasi gelişmelere paralel olarak, Arap emirlikleriyle olan ilişkilerinde değişiklikler yaptı. İki taraf arasında karşılıklı güvensizlik ve çıkar çatışmaları başladı ve bu durum zamanla iyice kötüleşti. Sonuçta, Osmanlı yönetimi Arap emirlikleriyle uzun vadede çalışmanın ve kontrolün sağlanmasının mümkün olmadığına karar verdi. 1585 yılında, Şam vilayeti ve çevresindeki Arap aşiretlerine karşı bir cezalandırma hareketi başlatıldı. Bölgedeki tüm aşiret liderleri ve ileri gelenleri tutuklanarak İstanbul'a esir olarak gönderildi. Bu hareket sonuç vermeyince, Osmanlı hükümeti farklı arayış ve çözümler için yola koyuldu.

Halep eyaletinin kuzey batısında bulunan Kürd aşiretleri ve Reşî ler, Kilis Voyvodalığı adı altında yönetilmekteydi. Osmanlı yönetiminin Balkanlarda uyguladığı Voyvodalık kurumu, Kürdlerin yaşadığı topraklarda da geçerliydi ve Reşî ler kendi yaşam alanlarında bu kurumun etkisi altında kalmaktaydılar.

Osmanlı belgelerinde Kürd Livası olarak geçen Liva-i Ekrad, Maraşlı Reşwanzadelerin yönetimindeydi ve belgelerde Liva-i Ekrad olarak anılıyordu. Reşwanzadeler, 18. yüzyıldan itibaren valilik düzeyinde bir güce sahip olmuştu ve diğer Kürd aşiretlerinin liderleri durumundaydılar. Görevleri, yönetim işlerinin yanı sıra aşiret üyelerinin tespit edilmesi, vergi kayıtlarının tutulması, düzen ve güvenliğin sağlanması ve imparatorluğun ihtiyacı olduğunda kullanılabilecek süvari alaylarının oluşturulmasıydı. Reşwanzadeler, merkeze göreceli bir bağlılık düzeyinde otonom bir tarzda yönetim görevlerini yürütüyorlardı.

Bu ilişkilerin yürütülmesi için Üsküdar'daki Valide Sultan Vakfı devreye giriyordu. İskan listesinde Reşîlerin de yer aldığı anlaşılınca, birçok kez delegasyonlar İstanbul'a gitmiş, aracılar vasıtasıyla karar değiştirilmeye çalışılmıştır.

1691 yılında yürürlüğe sokulan mecburi iskan kararı sadece Kilis Voyvodalığına bağlı olan Reşî aşiret kollarını değil, Sivas ve Diyarbakır eyaletleri sınırları içinde bulunan diğer kolları da kapsıyordu. Ancak dikkat çekici olan nokta, özellikle iki aşiretin isminin fermanın altı çizilerek belirtilmesiydi: Reşîler ve Avşarlar.

Bu olayların sonucunda, Reşîler genel bir iskan siyasetiyle yaşam merkezlerinden kopartılarak, geçmişte sürülerini otlatmak için gittikleri Suriye çöllerine yerleştirildi. 1700'lerin başından itibaren başlayan ve 1860'lara kadar süren bu dönem, tam bir buçuk yüzyıl süren bir çalkalanma döneminin başlangıç evresi olarak kabul edildi.

Bu süre boyunca, Reşî ler arasında kaçışlar, yeni sürgün edilişler ve gidiş gelişler yaşandı. Bazı kollar, fırsatını bulduklarında geri dönerken, diğerleri ise gitmeyi hiç düşünmediler. Otorite boşluğundan yararlanarak kalanlar da vardı. Ancak bazıları bu bölgeyi hiçbir zaman benimsemedi. Coğrafyanın besicilik için uygun olmaması ve Arap aşiretlerinin sürekli saldırıları, gitmek istememenin başlıca nedenleri arasındaydı.

1815 yılına gelindiğinde, Beni-Said aşireti önderliğindeki Arap aşiretleri bölgeye saldırarak ciddi tahribatlara sebep oldu. Yakılan ve yıkılan yerleşim yerleri nedeniyle bölge neredeyse yaşanmaz hale geldi. Mecburi iskana tabi tutulan yarı gönüllü aşiretler, Osmanlı yönetiminin "kalın ve direnin, yerinizden ayrılmayın" gibi emirlerine uygun davranmadılar. Bunun yerine, geçmişte kışlak olarak kullandıkları Çukurova, Sivas-Uzunyayla ve Anadolu'nun iç kesimlerine doğru göç etmeye başladılar.

1830 yılında Sivas eyaletinde bulunan Reşî aşiretleri, aşiret konumundan çıkma yoluna gitmeyerek eski yaşam alanlarına geri döndüler. Merkezi yönetim bu duruma çözüm bulmak amacıyla aşiretlerin başına bir sorumlu tayin etme usulüne başvurdu. Aşiretlerin daha iyi kontrol edilebilmesi amaçlanmıştı. Konya ve Ankara civarlarında kışlayan aşiretlere de benzer şekilde sorumlular tayin edildi. Bu sorumlular genellikle aşiret mensupları arasından seçiliyor ve belirli ünvanlar (Mala Kûrk, Berat, Mühür) verilerek devletin sorumluluğuna ortak ediliyordu.

1842 yılında, aşiretlerin resmi bir statüsü yoktu ve belirsizlik hakimdi. Bu duruma bir çözüm getirilmesi gerekiyordu. Bu nedenle, aşiretlerin yazlık ve kışlık için farklı yerlere gitmelerine gerek kalmadan, bulundukları sancak ve kaza geniş topraklarda iskan edilmeleri ve ihtiyaçlarının karşılanması yolu önerildi. Boşta kalan topraklar ve tarlalar aşiretlere tahsis edildi ve ziraat ile uğraşmaları teşvik edildi. Bursa, Sivas, Ankara, Konya ve Aydın eyaletleri bu uygulamaya öncülük etti. Buna karşı çıkanlar ise asker kullanmak suretiyle zor kullanılarak çözüme dahil edildi.

Yeni köylerin yanı sıra mevcut köylerin içine dağıtılmak suretiyle de iskan edilen aşiretler için, Reşî ve Avşarların mümkün mertebe toplu halde bulunmalarına özen gösterildi. Bu amacın yerine getirilmesi, yerel yöneticilere gönderilen yazılı emirlerde de özellikle belirtilmişti. Yani, Reşîler ve Avşarlar toplu şekilde iskan edilmemeleri için tedbirler alınmıştı.

Fırka-i Islahiye

Çukurova bölgesi, Kozan Dağı ve Kürd Dağı etrafında hüküm süren isyan ve karışıklık, iskânları gerçekleştiremeyen aşiretlerin durumu, devlet yetkilileri tarafından yeniden ele alındı. İlk iş olarak, geniş bir komisyon kuruldu ve bu komisyona "Fırka-i Islahiye" adı verildi. Komisyon, bir askeri birliğin emrine verildi. Padişah Abdülaziz (1861-1876) döneminde kurulan bu ordu, yedi Balkan taburu, bir Girit askeri taburu, Hassa ikinci süvari alayından bir tabur ve diğer gruplarla birlikte on beş piyade, iki alay süvari ve 500-600 Çerkez-Gürcü atlılardan oluşuyordu.

Fırka-i Islahiye, özellikle Çukurova bölgesindeki isyan ve karışıklık yataklarının kontrol altına alınması amacıyla kurulan bir komisyondur. İskanı başarısız olan aşiretlerin durumunun yeniden ele alınması sonrasında oluşturulan bu birlik, Padişah Abdülaziz döneminde kurulmuştur. İskenderundan Sivas Eyaleti hududuna kadar olan geniş bir bölgede görevlendirilen birlik, 1 tabur Girit askeri, yedi Balkan taburu, Hassa ikinci süvari alayı, 15 piyade, 2 alay süvari ve 500-600 Çerkez-Gürcü atlıdan oluşuyordu. Derviş Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa'nın başında yer aldığı bu birlik, askeri sevk ve idare, şiddet kullanımı, bölgedeki halkın devlet varlığını hissetmesi, karşı çıkan aşiret ve aile liderlerinin bölgeden çıkarılması, ıslah edilen yerlerin devlet yönetimine uygun şekilde teşkilatlandırılması, vergilerin azaltılması ve tapusuz arazilere tapu verilmesi gibi konularda yetkili kılınmıştır.

Fırka-i Islahiye birlikleri, 1865 yılında vapurla İskenderun limanına indirilirken bir genel af ilan edildi. İlerleyen dönemde, gönüllü olarak iskan olmaya karar veren aşiretlerin önde gelenlerini tanıyan şahıslar tayin edildi ve bir genel toplantı düzenlendi. Bu toplantıda, devletin niyeti açıkça ifade edildi ve aşiretlerin eski hareket tarzlarının yasaklandığı, yerleşik hayata geçmelerinin istendiği bildirildi. Karşı çıkanlar için ise mevcut ordu (Fırka-i Islahiye) tarafından gerekli müdahale yapılacağı açıkça ifade edildi. Birçok aşiret bu koşulları kabul etmek zorunda kaldı, kabul edenler arasında Reşîler de yer aldı. Her kol, bulunduğu eyalet sınırları içinde iskan edilecekti.

Fırka-i Islahiye'nin çalışmaları sonucunda bölgedeki aşiret sorunlarına bir çözüm getirildi. Bu kapsamda Kerkütlü, Çerçili, Hanagzi, Türtbahçesi, Egintili, Keferdiz Nahiyeleri ve Dumdum ovası aşiretleri birleştirilerek yeni bir kaza oluşturuldu. Buraya, Fırkanın isminden esinlenilerek Islahiye adı verildi. 1866 yılında, kaza merkezi olarak aynı adla bir kasaba da kuruldu ve Delikanlı ile Çelikanlı aşiretlerinden yüzer hane buraya yerleştirildi. Ardından, Islahiye Sancak Merkezi olmak üzere Izziye, Hassa ve Bulanık kazaları birleştirilerek Maraş Mutasarrıflığına bağlı bir kaymakamlık teşkil edildi. Bu sayede Gavur dağlarının en önemli aşiretleri sindirilerek iskan edildi.

Anadolu'nun üç büyük şehrindeki aşiret kollarının bir bölümünün, Derviş Paşa, Ahmet Cevdet Paşa ve sonrasında halefi olan Kürd İsmail Paşa ile yapılan görüşme ve anlaşmalar sonucu bugünkü yerleşim yerlerine yerleşmeyi kabul ettikleri düşünülmektedir. Mevcut verilere göre, Sivas valisinin etkileri ve Islahiye fermanının sonuçlarına göre iskanın gerçekleştiği belirtilmektedir.

Reşîlerin Anadolu'daki önemli bir kısmı, yapılan anlaşmalar sonucu bölgeye gelmiş ve yerel yöneticilerle görüşmelerde bulunmuştur. Alınan karar sonucunda aşiretlerin bulundukları eyaletin sınırları içerisinde kalmaları ve yerleşik hale gelmeleri kabul edilmiştir. Diğer yandan, yerlerini değiştirmek isteyenlere, vali tarafından Mürur Tezkiresi verilmesi şartı ile kefil gösterilmeye başlanmıştır. Yani, aşiret ileri geleni ile vali arasında yapılan mutabakat sonucu, aşiretler yeni alanlarına yerleştirilmişlerdir.

Reşîlerin göç macerası, bir takım ara kaymalar ve geri dönüşlerle karşılaşsa da, belirli bir zaman dilimi içerisinde Ankara, Konya ve Kırşehir illeri sınırları içerisine yerleşmeyi başardılar. Farklı aşiret kollarının farklı zamanlarda yerleştiğini de belirtmek gerekir. Genel anlamda iskanın bu şekilde oluştuğunu tahmin ediyoruz. Bundan sonra, farklı bölgelere yerleşen aşiretlerin yerel yöneticilerle yaptıkları görüşmeler ele alınacaktır. Ancak, henüz işin başında olduğumuzu ve zamanla tarihimizle ilgili daha net bilgiler elde edeceğimizi unutmamalıyız.

Sonuç

Sonuç olarak, Reşîler Anadolu'nun üç büyük şehri olan Ankara, Konya ve Kırşehir il sınırları içerisinde yerleşik haldedirler. Bu yerleşim süreci 1791'den 1893'e kadar uzanan bir dönemi kapsamaktadır. Ayrıca, Antep-Adıyaman-Maraş üçgeninde, Anadolu ve Kürdistan'ın kesişme ve temas noktalarından birinde yaşamaktaydılar.

Konar-Göçer hayatı sürmelerine rağmen, Reşîler yerleşik bir hayat sürdüler. Yazlık ve kışlık bölgeler arasında besicilik faaliyetleri nedeniyle hareket halindeydiler, ancak her zaman geri döndükleri merkez Kilis Voyvodalığı idi. Vergilerini ödemek için Topkapı ve Yıldız saraylarındaki harem dairesine ve Üsküdar'daki Valide Sultan Vakfı'na yardım amacıyla kurulan hayır kurumlarına öderlerdi.

1691 yılında çıkarılan ferman gereği, Konar-Göçerler Arabistan çöllerine (Suriye'nin Rakka eyaleti) yerleşmeye zorlandılar. Ancak, herkes gitmedi ve bazıları geri döndü. Otorite boşluğundan dolayı bazıları eski yerlerine geri döndü. Bu durum 1839 yılına kadar sürdü. Tanzimat Fermanı'nın çıkmasıyla, Konar-Göçerlerin durumları yeniden ele alındı ve yazlık ve kışlık olarak kullandıkları yerlere yerleşmeleri istendi. Ancak, bu yöntem işe yaramayınca, Islahiye Fermanı ve Fırkası aracılığıyla zorla yerleşmeleri sağlandı (1865).

Reşîlerin Anadolu'ya göçü iki ana güzergah üzerinden gerçekleşti. Bunlardan biri Sivas-Uzunyayla, diğeri ise Adana-Ceyhan rotasını takip etti. Kona Reş olarak adlandırdıkları dönemde, çadırlarda kaldılar. Daha sonrasında, terk edilmiş bölgelere yerleşmeye başladılar. Mifîkan, Şêxbilan, Berketî, Molîkan, Oxçîyan ve Bilikan kolları Kırşehir'e; Xalîkan, Omeran, Nasirî ve Sefîkan kolları Konya Kulu'ya yerleşti. Ayrıca, Bilikan ve Nasirî kollarına bağlı aileler Ankara dolaylarına iskan edildiler. İskan görüşmelerini Omeran beyleri yürüttü ve valilerle sancak kaymakamları bürokratik işlemleri gerçekleştirdi.

Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Orta Anadolu bölgesinde yaşayan Rışvan aşiretinin göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş sürecini, sosyal, ekonomik ve politik açılardan incelemeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, Rışvan aşiretinin bölgede yerleşik hayat tarzını benimsemesi sürecinde karşılaştığı zorluklar ve adaptasyon sorunları ile iskân sürecini etkileyen faktörler incelenecektir. Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu'nun göçebe halklarla olan ilişkisini ve iskân politikalarını anlamak için önemli bir kaynak olacaktır.

Giris

Orta Anadolu bölgesinde yerleşik hayat tarzına geçiş yapmak zorunda kalan göçebe aşiretler, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından Fırka-i Islahiye ve İdare-i Umumiyye-i Muhacirîn Komisyonu gibi özel kurumlar aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmıştır. Özellikle Rışvan aşireti, Orta Anadolu'nun Haymana bölgesine yerleştirilmiş ve bu süreçte yerleşme coğrafyası ve nüfus yapısı üzerinde önemli etkiler oluşmuştur. Aynı zamanda, yerleşik hayat tarzına geçiş sürecinde yaşanan zorluklar ve adaptasyon sorunları araştırılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde göçebeler önemli bir bölümü oluşturuyorlardı. Bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde göçebelerin etkisi büyüktü. Hatta, hükümdarlıkların kurulması ve yıkılmasına bile neden olabilirlerdi. Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucu hanedanı da göçebelerden geliyordu ve devletin kuruluş döneminin göçebelik niteliği Osmanlı İmparatorluğu'nun genişlemesine büyük katkıda bulunmuştu.

Ancak, Anadolu'ya Türk göçünden önce gerçek bir nomadizm yoktu. Yeni fethedilen topraklarda uzun soluklu bir varlık oluşturmak için, Osmanlı İdaresi'nin en etkili politikalarından biri orada nomadik aşiretleri yerleştirmekti. Trakya ve Balkanlar'ın Osmanlı fetihinden sonra, bu bölgelerde yarı-nomadik Türkmenlerin büyük göçü, yeni fethedilen toprakların nüfus yapısını değiştirdi.

Ancak 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, bölgesel istikrarı sağlamak ve sosyal ve ekonomik sorunları çözmek için göçebeleri yerleştirme politikasını uygulamaya başladı. Bu politika, özellikle Orta Anadolu bölgesinde, göçebe aşiretlerin yerleşik hayata geçişini ve bölgenin demografik yapısını değiştirmesini sağladı. Rışvan aşireti örneğinde olduğu gibi, göçebe aşiretlerin bölgeye yerleştirilmesi, yerleşim coğrafyası ve nüfus yapısı üzerinde büyük etkiler yarattı.

Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde, özellikle 20. yüzyılın başlarında, göçebelerin sayısı hızla azalmış ve göçebelik hayat tarzı yavaş yavaş yok olmaya başlamıştır. Bu azalma, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde uygulanan iskân politikaları ve göçebelerin zorunlu olarak yerleşik hayata geçmeleri sonucu gerçekleşmiştir. Bugün Türkiye'de göçebelik hayat tarzı neredeyse yok denecek kadar azdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihinde, nomadların büyük sayılarının devamlı hareketliliği devletin çok fazla faydalanmasına yol açmıştır. Ayrıca, nomadların Osmanlı ekonomisine katkıları devlet için vazgeçilmezdi. Bu nedenle, onlara bazı ayrıcalıklar verilmiş ve imparatorluk sistemi içinde bazı ölçüde özerk olarak çalışmalarına izin verilmiştir. Bazı durumlarda tarımsal üretimde katılımlarının yanı sıra, yün ve deri üretiminde ve taşımacılıkta devletin onların üzerinde bağımlı olduğu bazı sektörlerde görülen resim, arşiv kaynaklarında onların çoğunlukla sorunlu insanlar olarak resmedildiği gerçeğiyle çelişmektedir. Bu iki ürünün Anadolu ve Balkanlar'dan Avrupa'ya ihracatı, on dördüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar Osmanlı ekonomisi için önemli gelir kaynaklarından biriydi. Ayrıca, hayvan ve hayvansal ürünlerin temel tedarikçileri de onlardı. Devlet, onları imparatorluk ordusunun potansiyel bir kaynağı olarak da faydalanmıştır. Özellikle Cebeci ordusunun kurulmasına kadar, nomadlar Osmanlı ordusu için önemli bir kaynaktı.

Özellikle Balkanlar'da, asker olarak rolü önemlidir. 1691 yılında Rumeli'deki nomadlar yeni bir yasal duruma kavuşturuldu ve askeri birim olarak organize edildi. Merkezi otoriteler tarafından verilen adları evlad-ı fatihan oldu. Ancak, devşirme sisteminin uygulandığı dönem sonrası, imparatorluk ordusunda önemi azaldı.

Devlet için belirli yönlerde hayati önem taşımalarına rağmen, Osmanlı hükümeti genellikle belirli bölgelerdeki bazı nomadik grupları merkezi otoriteye tehdit olarak görür. Bu nedenle, zorunlu yerleştirmeye maruz kalmışlardır. Bayezid I ve Mehmed I, devleti merkezileştirmeye yönelik girişimleri nedeniyle "nomadların düşmanları" olarak bilinirler. 16. yüzyılın başlangıcından itibaren Osmanlı merkezi yönetimi bu konuyu ciddiye aldı ve nomadların yerleşimleştirilmesi hız kazandı. Osmanlı politikasındaki bu değişim, iki açıdan değerlendirilmelidir. Öncelikle, devletin önceki zamanlarda bu konuda ciddi olarak durmamasının nedeni sorgulanmalıdır? Sonra devletin bu konuda odaklandığı neden sorgulanmalıdır. Aslında, bu sorulara verilen cevaplar birbirleriyle yakından ilgilidir.

Celali İsyanları, imparatorluğun geniş alanlarında patlak verdi ve imparatorluk komşu rakiplerle savaşırken bir kargaşalı dönem yaşandı. Bu nedenle, yöneticilerin nomadların yerleşimleştirilmesine çok fazla önem vermemesi kaçınılmazdı. İkincil olarak, isyanlar ve kronik hırsızlık nedeniyle birçok köy ve tarım alanı terk edildi Bu nedenlerle, Osmanlı yöneticileri, nomadların yerleşimleştirilmesini önemli bir konu olarak görmeye başladılar. Onların yerleşimleştirilmesi, imparatorluğun istikrarını ve güvenliğini sağlamak için önemliydi. Ayrıca, yerleşimleştirilmiş nomadlar, devletin vergi toplamasını kolaylaştırmak ve tarımsal üretimi arttırmak için de önemliydi. Bu nedenlerle, Osmanlı yöneticileri, nomadları yerleşime zorladılar ve onların yerleşimleştirilmesini hızlandırdılar.

19. yüzyılda, devlet nomadik kabileleri yerleştirmek için daha sistematik bir politika izledi. Özellikle Tanzimat döneminde, bu politika hız kazandı. Osmanlı hükümeti, 1839 yılında Tanzimat Fermanı ilanı ile modernleşme ve batılaşma sürecine girdi. Bu dönemde önemli gelişmeler ve değişimler yaşandı. Siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeler, özellikle idari ve mali alanlarda başlatılan reformları takip etti. Hem idari hem de mali reformlar, nomadlar dahil olmak üzere sıradan insanların hayatlarını doğrudan veya dolaylı olarak etkiledi.

Bu dönemde nomadik kabileleri yerleştirmeye yönelik sürekli girişimler, 1863 yılında Fırka-ı Islahiye'nin kurulmasına yol açtı. Devletin o döneme kadar güneydoğu Anadolu'da özellikle nomadik kabileleri yerleşimleştirmek için yaptığı girişimlerin başarısızlığı, bu askeri birimin oluşumunun ana nedeniydi. Bu arada, Krime'den özellikle imparatorluğun geri kalan topraklarına sürekli bir nüfus taşınması, bu insanların yerleşimlerini organize etme ve uyumlarını kolaylaştırma ihtiyacını doğurdu. Bu amaçla, 1860 yılında Muhacirîn Komisyonu kuruldu ve daha sonra 1876-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası İskan-ı Muhacirîn Komisyonu olarak yeniden organize edildi. Son olarak, Balkan Savaşları sonrası 1916 yılında Aşair ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumisi kuruldu ve bu kuruluş tüm nomadlar ve göçmenlerle ilgili politikaları tek başına yürüttü.

Osmanlı toplumunun önemli bir bölümünü oluşturan yerliler aslında Osmanlı tarihçileri tarafından çokça incelenmemiş bir konudur. Bunun nedeni yerlilerin geçmişini araştırmak için gerekli olan zorluklar olabilir. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu'nda yerlilik konusu hala Osmanlı tarih yazımının en az incelenen konularından biridir. Bu alanda yazılmış az sayıda makale ve kitap bulunmaktadır ve bunların çoğu yerli kabilelerin devlet ile olan ilişkisini devletin açısından incelemeye odaklanmıştır. Son zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşu konusunda yapılan tartışmalar, bu konuyu tekrar Osmanlı tarih yazımının gündemine getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu için yazılmış olan tarih kitaplarından bazıları aşiretlerin yerleşimleri ve sosyal ve ekonomik durumlarını incelemeye odaklanmıştır. Bu konuda ilk olarak Cengiz Orhonlu, kitabı olan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Aşiretlerin İskanı"nda devlet-aşiret ilişkilerini, sosyo-ekonomik durumlarını, hukuki durumlarını ve devletin yerleşimlerine yönelik politikalarını sistematik bir şekilde analiz etmiştir. Orhonlu'nun öğrencisi Yusuf Halaçoğlu da aynı konuyu incelemiş ve "XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskan Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi" adlı bir kitap yazmıştır. Ancak bu kitap Orhonlu'nun kitabının benzeri olarak kabul edilmektedir. Rışvan aşiretini ayrıntılı olarak analiz eden tek çalışma Faruk Söylemez tarafından yazılan "Osmanlı Devletinde Aşiret Yönetimi: Rışvan Aşireti Örneği"dir. Genel olarak tanımlayıcı olsa da, sadece arşiv kaynaklarına dayanmaktadır ve Rışvanların ekonomik ve siyasi durumlarını göstermede son derece yararlıdır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde aşiretlerin yerleştirilmesi ve iskan politikaları konusu, sadece Osmanlı tarihçileri tarafından değil, aynı zamanda sosyal antropologlar ve sosyologlar tarafından da incelenmiştir. Ancak, bu konuda yazılmış olan çalışmaların çoğu genellikle Osmanlı Devleti'nin aşiretlerle olan ilişkisini ve iskan politikalarını ele almaktadır. Bu nedenle, aşiretlerin sosyal ve ekonomik durumları, yerleşim yerleri ve diğer yönleri hakkında daha detaylı bilgilere ihtiyacımız vardır. Bu konuda yapılacak daha fazla çalışma, Osmanlı İmparatorluğu'nun aşiretlerle olan ilişkisini ve iskan politikalarını daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde aşiretlerle ilgili yapılan çalışmalar sınırlı sayıdadır ve aşiretlerin sosyal, ekonomik durumları ve 19. yüzyılda yerleşme ve yerleşme sonrası süreçleri özellikle araştırılmamış konulardır. Aşiretlerin yerleşimleşmesi, 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun demografik değişiminde önemli bir unsurdur, ancak 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nun nüfus yapısı üzerine çalışan tarihçilerin çoğu Balkanlar, Kırım ve Kafkasya'dan olan göçlerle ilgilenmiştir. Ancak, bu durum özellikle milliyetçiliğin etkisiyle nüfus çalışmalarının bir siyasi konu haline geldiğinden kaynaklanmaktadır. Bu tür çalışmaların çoğu esas olarak etnografik niteliktedir. Kısacası, 19. yüzyılda aşiretlerin yerleşimleşmesi Osmanlı tarih yazımında ihmal edilen bir konudur.

Bu çalışma, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda Rışvan aşiretlerinin sedentarizasyon sürecini, sebeplerini ve sonuçlarını, ayrıca sedenteryen yaşam tarzına uyum sürecini anlamak amacıyla Rışvan aşiretlerini örnek olarak incelemeye odaklanmaktadır. Şimdiye kadar, Rışvan aşiretlerinin sedentarizasyonu konusu iki farklı perspektiften incelenmiştir. Osmanlı tarihi bağlamında Rışvan aşiretlerinin sedentarizasyonunu değerlendiren akademik kaynaklar dışında, merkez-Anadolu Kürtleri hakkında yapılmış olan bazı Kürt amatör araştırmacıların çalışmaları da bu kaynaklar arasında bahsedilmelidir. Bu araştırmacıların çoğu İskandinav ülkelerinde yaşamakta ve merkez-Anadolu Kürtleri olarak kendilerini tanımlamaktadırlar.

Ancak, bu tür çalışmalar genellikle kaynakların yetersizliği nedeniyle yüzeysel ve genel olarak niteliklerinden dolayı akademik çevreler tarafından kabul görmemektedir. Bu nedenle, Rışvan aşiretlerinin yerleştirilme sürecinin anlaşılması için, yalnızca Osmanlı tarihine odaklanarak, ama aynı zamanda kaynakların yetersizliği nedeniyle sınırlı olan çalışmaların eksikliklerini tamamlamak amacıyla, arşiv ve yerleşim yerlerinde yapılan incelemelere dayalı bir çalışma yapmak gerekmektedir.

Bu çalışmada, Rışvan aşiretleri örneği üzerinden, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda aşiretlerin yerleşim düzenlerinin, nedenlerinin ve sonuçlarının anlaşılması, ayrıca yerleşik yaşama uyum sürecinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu konuda yapılmış çalışmalar genellikle Osmanlı tarihi bağlamında aşiretlerin yerleşimleri üzerinden incelenmiştir. Ancak, bunun yanı sıra Orta Anadolu Kürtleri hakkında yerel tarihi çalışmalar da mevcuttur. Bu çalışmaların çoğu akademik nitelikte olmamasına rağmen, Nuh Ateş'in 1992 yılında Almanya'da yayınlanan "İç Anadolu Kürtleri- Konya, Ankara, Kırşehir" ve Rohat Alakom'un 2004 yılında yayınladığı "Orta Anadolu Kürtleri" gibi çalışmalar önemlidir. Bu çalışmaların ortak bir özelliği ise kaynakların yeterli şekilde değerlendirilmemiş olmasıdır. Bu nedenle, bu çalışmalar karışık ve çelişkili argümanlar içermektedir.

Ancak, bu yazarların çalışmaları genellikle yerleşim yerlerinin tarihine, sosyal ve ekonomik duruma ve hatta diline dair bilgi içermektedir ancak yerleşim sürecinin nedenleri ve sonuçları konusunda yeterli bilgi içermez. Ayrıca, bu yazarların çalışmaları genellikle Osmanlı Devleti'nin iskan politikalarına ve yerleştirme sürecine dair bilgi içermemektedir. Bu nedenle, Rışvan aşiretlerinin yerleşim sürecini anlamak için Osmanlı tarihi perspektifinden bakmak ve arşiv kaynaklarından yararlanmak gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda Rışvan aşiretlerinin yerleşim sürecini, nedenlerini ve sonuçlarını, Rışvan aşiretlerini örnek olarak inceleme yoluyla anlamaktır.

Son yıllarda tarih alanındaki ilgi artmıştır, özellikle kendi ailelerinin tarihlerine yönelik. Tarih alanının popüler hale gelmesiyle birlikte insanlar kendi geçmişlerini öğrenmeye daha fazla ilgi duymaya başlamıştır. Kimi araştırmacılar kendi ailelerinin tarihlerini araştırmak için medyada tanıdık olan tarihçilerin eserlerini kullanmaya daha yatkındır. Bu nedenle, Anadolu'da önemli bir mirası olan aşiretçilik, nomadizm ve yerleşmecilik gibi konularla ilgili yazılan yazıların sayısı artmıştır.

Bu çalışmalar, Osmanlı nomadları konusunda çok az olduğu için, alanlarında değerlidir. Bu çalışmaların hepsinde ortak olan nokta, bir kez yerleşik hale geçmeye başladıklarında, aşiretin insanlarının uyum sürecinde yaşadıkları zorlukların hiçbirinde ele alınmamasıdır. Bu nedenle, bu çalışmalar, yerleşikleşme sürecinin genel bilgilerini ve devlet ile aşiret arasındaki ilişkiyi ortaya koydukları için dikkat çekmektedir.

Orta Doğu ve Anadolu'daki nomad grupları üzerine çalışmalar, "aşiret", "aşiretsel" ve "nomadizm" kavramlarının tanımı ve değerlendirilmesi gerektiren bir tartışmayı gerektirir. Aşiret kavramı, uzun zamandır antropologlar için geleneksel bir araştırma alanıdır, ancak tarihçiler bu konuda çok az ilgi göstermişlerdir. Ayrıca, bu konuda yazanlar genellikle aşiretlerin ve devlet arasındaki ilişkileri aramışlardır. Bu nedenle, aşiretlerin tarihi çoğunlukla araştırılmamış kalmıştır. Bu noktada, Türk, Kürt, Fars ve Arap toplumlarında antropologlar ve tarihçiler tarafından alınan yaklaşımlar ve aşiret sistemi farklıdır. Bu çalışmanın amacı, Rışvanların yerleşimleşme sürecini anlamakla kalmaz, aynı zamanda bu süreç tarafından nasıl etkilendiklerini ortaya koymaktır. Devletin açısından bakıldığında, süreç uygulamak için oldukça kolay görünmektedir çünkü devlet konusunda kararlar almak kolaydır. Ancak bireylerin perspektifinden bakıldığında, yaşam tarzlarını ve eski alışkanlıklarını değiştirmek gibi birçok zorluk vardır ve bunlar derinlemesine incelenmelidir. Bu nedenle, bu bölüm aşağıdaki soruları cevaplamaya çalışacaktır: Aşiret grupları ve liderleri (ağalar) yerleşimleşme sürecine ilk tepkileri nelerdir? Yerleşimleşme sonrası sosyal ve ekonomik değişimler aşiret organizasyonunu nasıl etkiledi? Nomadlar yerleşim sonrası nasıl geçinirler? Emeğin cinsiyet açısından toplumda nasıl değiştiği ? Ve son olarak bu süreç aşiret kimliğini nasıl etkiledi?

İMPARATORLUK VE AŞİRET: TANZIMAT DÖNEMİNE KADAR RİŞVAN AŞİRETİ

RİŞVAN AŞİRETİ:Tarihsel Bir Bakış

Osmanlı İmparatorluğu, nomadik aşiretleri kontrol etmek ve vergilerini almak için farklı terimler ve isimler kullandı. Ancak Yörük, Türkmen, Yeni İl, Eski İl, Bozulus[fn:1] ve Karaulus[fn:2] gibi aşiretleri sınıflandırmak ve tanımlamak için kullanılan terimler net değildi. İlk üç isim genellikle Türk nomadik aşiretleri için kullanıldı. Diğer yandan, son isim özellikle Kürt nomadik aşiretleri için kullanıldı. Ancak bu isimlerin sadece ilgili nomadik aşiretlerin etnik kimliklerini gösterdiği değerlendirmesinde yanıltıcı olacaktır.

Bozulus ve Karaulus isimlerinin kökeni belirsiz olsa da, Osmanlı yöneticileri bu bölgede yaşayan aşiretleri birbirinden ayırmak için en azından idari açıdan ayrım yaptıkları iddia edilir.

Bozulus ve Karaulus, 16. yüzyıl Diyarbakır sınırlarında yaşayan nomadik aşiretlerdir. Benzer şekilde, Konya'daki Eski-il ve Güney Sivas'ın Yeni-il aşiretleri arasında benzer bir isim farklılaşması yapılmıştır. Orhonlu ise bu terimleri farklı bir açıdan değerlendirir. O, il ve ulusun aşiretlerin idari ayırımının en üst halkasını oluşturduğunu iddia eder. Sırasıyla, aşiret, boy, oymak ve oba terimleri daha küçük sosyal organizasyonları tanımlamaktadır. Boy veya oymakların başında Bey bulunurdu. Bir boy'a bir bey atamakta merkezi organizasyon en büyük etkiye sahipti. Boy beyleri olarak atananlara bir şartname (beylik beratı) verilirdi. Diğer aşiret beylerinin atamalarında ise merkezi hükümet doğrudan etkiye sahipti. Ancak Rışvan aşireti durumu farklıydı. Rışvan aşiretinde, aşiret beyi seçimi sadece aşiret aristokrasisi tarafından sıkı bir şekilde denetlenirdi. Bu durum aynı zamanda o dönemde Rışvan aşiretinin gücünü gösterir.

"Yörük" terimi, verilen tüm kelimelerden farklı olarak sadece yerleşik olmayanlar için kullanılırdı. Ancak, Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan tüm yerleşik olmayanlar için kullanılmazdı. Yörük kelimesinin kökeniyle ilgili farklı görüşler bulunmaktadır ve bu kelime hangi yerleşik olmayanları tanımlamaktadır. Bu görüşler yörüğün etnik kökenini göstermediğini söyler. Bununla birlikte, yörük kelimesinin bir yaşam tarzı, yasal bir terim veya yönetimsel bir terim olarak ne anlama geldiği konusunda değişen görüşler vardır. Çetintürk, yörüğün yasal bir terim olduğunu ileri sürerken, Sümer yörüğün bir yaşam tarzı olarak tanımlar. Diğer taraftan, Inalcık için yörük yönetimsel bir terimdi. İlk olarak belirttiğimiz gibi, Osmanlı yerleşik olmayanları ve bu konuda yazılan az sayıdaki çalışmalar hakkında hala eksiklikler vardır. Yörük terimi tam olarak ne anlama geldiği konusunda hala tutarsızlık olduğunda, bu alandaki boşluğu gösterir. Bu tartışmada diğer bir argüman ise yerleşik olmayanların hangi bölgelerde yörük olarak adlandırıldıklarıdır. Bu konuda uzman olan Çetintürk, yörüklerin sadece Rumeli'de yaşadığını ileri sürer.

Sonuç olarak, Osmanlı yönetimi kontrol ettiği aşiretlerin sınıflandırması ve adlandırması konusunda çok fazla önem vermemiştir. Bu nedenle, aynı dönemde aşiretlerin sınıflandırması ve adlandırması konusunda arşiv belgelerinde tutarlılık yoktur. Aynı aşiretin arşiv kaynaklarında farklı şekillerde adlandırıldığı durumlar da mevcuttur. Özetle, Osmanlı yönetimi aşiretleri yönetmek için temel idari endişelerini esas alarak sınıflandırmıştır ve bu endişelerle aşiretleri yönetmek için farklı kurumlar ve araçlar kullanmıştır. Aşiret birlikleri, bu politikanın bir yansıması olarak idari bir birim olarak kabul edilir ve bu nedenle kendi hükümdarları ve hakimleri olan kendi yerleşim yerlerindeki benzerlerine eşdeğerdir. Ancak, aşiretlerin kendi kendilerine birlikler oluşturdukları da durumlar vardır. Örneğin, 19. yüzyılda Irak'ta, güvensizlik ve aşiretler arası çatışmalar nedeniyle aşiretler birlikler oluşturmuşlardır.

Voyvodalar, Osmanlı devleti tarafından atanan ve nomadik aşiretlerin idaresiyle ilgilenen kişilerdir. Onlar, Sancak Beyi'nin adamlarından veya aşiretlerin kendi dynastilerinden seçilir. Bu seçimde, ortak bir anlaşma aranır. Bu voyvodalar devlet memuru gibi çalışırlar. Temel görevleri vardır. İlk olarak, aşiret liderleri aracılığıyla vergileri toplamak onların görevidir. Ayrıca, yeni aşiret liderlerine pozisyonlar önerirler. Voyvodalar, Osmanlı devletinin yerleşmiş memurları olarak, bölgelerde devleti temsil ederler. Bu nedenle, resmi işlerin düzgün ilerlemesi için devlet emirlerini (ferman) duyururlar. Voyvodalar aynı zamanda güvenlik ve düzen sağlar. Bu durumda, birbirleriyle savaşan aşiretleri barıştırmak için sorumludur. Devlet hizmetleri karşılığında, topladıkları vergiden % 25 alırlar.

Bu sonuçlar, Osmanlı yönetiminin yerli güç birimlerini sisteme dahil etme ve meşrulaştırma sürecinde müzakere olarak anahtar kelime olduğunu göstermektedir. Göçebe gruplar, bu müzakere sürecinin önemli taraflarından biriydi. Devletle imzalanan Nezir Akti[fn:3] ile, göçebeler veya diğer güç birimleri yasal ve düzenli çerçeve içinde hareket etmekle yükümlü olurlar ve suçluların devlete teslim edilmesini veya bunun yerine önemli miktarda para ödemesini garanti ederler. Ancak, Nezir akitleri, Osmanlı Devleti döneminde, yerel güçlerle devlet arasındaki ilişkileri düzenlemek için kullanılan hukuki ve sosyal bir sözleşme olarak kabul edilir. Bu sözleşme ile, yerel güçler devletin hukuk ve düzenini kabul eder ve devletle olan ilişkilerini düzenlerken, devlet de yerel güçlere karşı sorumluluklarını yerine getirir. Bu sözleşme, nomadlar için özellikle önemlidir çünkü onların devletle olan ilişkilerini düzenlemek ve devlet tarafından korunmak için kullanılır. Rışvanzade ailesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Anadolu bölgesinde en ünlü aşiretlerden biridir. Bu aşiret, Maraş, Malatya ve Besni Malikanesi gibi bölgelerde yönetimde iki yüz yıl boyunca etkili bir rol oynamıştır. Bu dönemde, Halil Paşa, Ömer Paşa, Mehmet Paşa, Süleyman Paşa ve Abdurrahman Paşa gibi güçlü yöneticiler arasında yer almıştır ve 1650-1850 yılları arasında Mirmiran[fn:4] ünvanını taşımışlardır. Rışvanzade ailesinin bölgedeki gücü bu dönemde etkileyiciydi. Hatta devlet, yerel siyasetle ilgilenmekte ve Rışvanzade ailesinin adaletsiz yönetimini ve faaliyetlerini görmezden gelmekteydi. Ayrıca, 1742 tarihli bir belgede Rışvanzade ailesinin hem Adana Beylerbeyliği hem de Malatya Sancağı Mukataası pozisyonlarının sahibi olduğu görülmektedir. Rışvan aşireti, yüksek nüfuslu olduğu için, 18. yüzyılda 45,000 Akçe bütçeli Valide Sultan Hassı olarak kayıt edilmiştir. Rışvan aşiretlerinden gelen vergiler de Rışvan Hassı olarak bilinir ve başka aşiretlerin Rışvan Hassı'na katılması yasaktır.

19. yüzyılın başlarından itibaren Rışvan aşiretleri, vergilerini düzenli olarak ödememe şikayetleri yüzünden Valide Sultan Hassı dışında tutulmaya başlandı. Bu dönemde Rışvanzadelerin etkisi azaldı ve aşiretlerin vergi ödemeleri kontrol altına alındı.

Söylemez'in Rışvan aşireti hakkındaki çalışması, 16. yüzyılda durumları hakkında oldukça bilgi verir. Söylemez, Yavuz Sultan Selim tarafından Malatya ve Kahta'nın fethedilmesinin ardından 1519 yılında hazırlanan ilk tahrir kaydında adlarının görüldüğünü vurgulamaktadır. Bu çalışma, 16. yüzyılda Adıyaman'ın Kahta bölgesinde ve Malatya'nın Maraş bölgesinde yerleşen Rışvan aşiretinin isimlerini Osmanlı tapu tahrir kayıtlarında ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Bu çalışma için üç ana kayıt kullanılmıştır. En eski kayıt, Yavuz Sultan Selim dönemine ait 1519 yılına dayanmaktadır ve Malatya'nın Besni, Kahta, Gerger ve Hısn-ı Mansur bölgelerinin mufassal kayıtlarını içermektedir. Diğer iki kayıt ise Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait 1524 ve 1536 tarihli mufassal kayıtlardır ve nomadik aşiretlerin kayıtlarını içermektedir.

Sonuç olarak, Osmanlı yönetimi nomadik aşiretleri kontrol etmek ve vergilerini almak için farklı terimler ve isimler kullandı. Bu terimler arasında Yörük, Türkmen, Yeni İl, Eski İl, Bozulus ve Karaulus gibi isimler vardı. Ancak bu isimler sadece aşiretlerin etnik kimliklerini göstermedi ve yanıltıcı olabilir. Özellikle, Bozulus ve Karaulus gibi isimlerin nereden geldiği konusunda net bir bilgi yoktur ve Osmanlı yöneticileri aynı bölgede yaşayan aşiretleri birbirinden ayırmak için bu isimleri kullandılar. Ayrıca, Rışvan aşireti, 16. yüzyılda Osmanlı yönetiminin sadece aşiret aristokrasisi tarafından sıkı bir denetim altında tutulan bir aşiretti. Bu, Rışvan aşiretinin o dönemdeki gücünü gösterir.

Rışvan halkının adının nereden geldiği konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bu görüşler, bu aşiretin etnik kökeni hakkında tartışan bilim adamlarına göre değişmektedir. Bir görüşe göre, aşiretin adı, aşiret başkanının adına dayanmaktadır. Bu noktayı daha da ilerletmek için, Rışvan adının Arapça "irşa" kelimesinden kaynaklandığı öne sürülmektedir. Bu kelime hızlı koşan ve silahı akıllıca kullanan anlamına gelir. Ancak Arapça dilinde "irşa" kelimesinin olmaması nedeniyle, bu argüman gerçekleşmez. Rışvan adının kaynağına dair başka bir öneri ise, bu adın kara anlamına gelen Kürtçe "Reş" ve Kürtçe çoğul eki "ân" yerine kullanıldığıdır. Rışvan adı Türk dilinde farklı şekillerde kullanılmıştır. Örneğin, Rışvan aşiretinin üyeleriyle yapılan röportajlarda, Rışvan, Rışan, Reşan, Reşian, ve Reşi kelimeleri türetilerek kullanılmıştır.

Modernleşme, Merkezileşme ve Yerleşikleşmenin Nedenleri

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu, batılaşma, merkezileşme ve modernleşme çabaları ile tanımlanmıştır. Tanzimat düzenlemeleri özellikle bürokratik, askeri ve mali düzenlemelerin etkileri tüm toplumsal kesimleri, nomadları da içermiştir. Nomadik aşiretlerin yerleşimleşme oranının artması da Tanzimat reformlarının amaçları ile yakından ilişkilidir. Örneğin, Başbakanlık Osmanlı Arsivinde[fn:5], "Kürtler illere ve köylere yerleştirildi; sonra, yerleşik insanların kanununa ve Tanzimat hukuki uygulamalarına bağlı olarak, diğer tüm insanlar gibi hukuki çerçeve içinde muamele edildiler ve mal, hayat ve onurları bakımından da diğer insanlar gibi muamele edildiler" denildi. Aynı belgede, Rışvan nomadlarının yerleşimleştirilmesinin direk olarak reformları kapsadığı da önemli bir noktadır. Bu sözler, reform girişiminin nomadlar üzerindeki doğrudan etkisini en iyi özetler. 19. yüzyılda Osmanlı yönetimi hem nomadizm hem de aşiretçiliğe karşıydı, çünkü tarım temelli bir ekonomide tarım üretiminin artması çok önemliydi. Bu nedenle, nomadik insanların yerleşik hayatta tarıma katılması devlet için yararlı olacaktı. Aşiretçilik, nomadizmle çok yakın ilişkili olan bir konuydu ve devlet tarafından modernleşme girişimlerinin en büyük engel olarak görülmekteydi. Çünkü aşiret birimleri elinde önemli bir güç vardı, bu nedenle devlet onları kontrol altında tutmakta zorluk çekmekteydi. Tanzimat reformları, nomadik aşiretleri nasıl etkilediği konusunda birçok yol sunmuştu. Bilindiği gibi, Tanzimat reformlarının temel olarak üç amacı vardı: İnsanların hayat ve mülk güvenliğini sağlamak, askeri gücü arttırmak ve vergi sisteminin modernleştirilmesini sağlamak. Bu üç temel amaç, nomadların yerleşik hayata geçmelerine yol açtı. Bu çalışmanın amacı, bu niyetlerin nomadik aşiretleri nasıl etkilediğini anlamaktır. Aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesi çalışmaları, imparatorluğun her döneminde görülmüştür, ancak bu tez, 19. yüzyılda Tanzimat reformları ve yeni parametrelerle hızlandığını gösterecektir.

19. yüzyılda Osmanlı yönetimi hem göçebe olarak yaşayan halkları hem de bunlarla ilişkili olarak kabul edilen aşiretleri hedef almıştır. Bu, tarım temelli bir ekonomide tarımın üretiminin artmasının önemli olduğunu düşünmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, göçebe halkların sedentarize bir hayat tarzına geçerek tarımda yer alması devlet için faydalı olacaktır. Aşiret yapısı, göçebe hayat tarzıyla yakından ilişkilidir ve devlet tarafından modernleşme çabalarının en büyük engel olarak görülmektedir. Bu nedenle, devlet aşiret yapısını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Çünkü aşiret yapıları elinde büyük bir güç barındırdığından devlet bunları kontrol etmekte zorluk çekmektedir. Tanzimat dönemi, devletin merkezileştirilme çabalarıyla da tanınmıştır. Tanzimat fermanı ilan edildiğinde, yerel yöneticilerin gücü zirve noktasındaydı ve çoğu bağımsız bir şekilde hareket ediyordu. Gerçekten, önceki bahsedildiği gibi, bu durum yerel güçlerin güvenlik ve düzeni sağlamak için sorumlu olduğu bir yüzünü ortaya koymaktadır. Aşiret liderleri de bu kategoriye dahil edilmiştir. Ancak, yerel hükümdarların bu gücün kötüye kullanması halkın merkezi otoriteye karşı hoşnutsuzluğunu arttırmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu tarih boyunca tarımsal bir imparatorluk olmuş ve gelirlerinin çoğu doğrudan veya dolaylı olarak tarım vergilerinden elde edilmiştir. Ayrıca, nüfusun büyük çoğunluğu benzer şekilde tarımla uğraşmaktadır. Ancak, 16. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Celali isyanları ve timar sisteminin bozulması gibi iç sorunlar, birçok tarım alanının yıkılmasına ve terk edilmesine neden olmuştur. Yine de, tarihinde son iki yüzyılda, nüfusun yarısından fazlasının hayatını temel olarak toprak üzerinden kazandığı görülmektedir ve 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Dünya ekonomisi içine dahil olduğunda, tarımın Osmanlı ekonomisi için önemi arttı.

Bu nedenle, 19. yüzyılda Osmanlı idaresi, tarımı teşvik etmek için çeşitli politikalar uygulamaya başladı. Bu politikalar arasında, toprak reformları, tarımsal üretimi arttırmak için teşvikler ve yabancı yatırımcıların topraklara yatırım yapmasına izin verilmesi gibi adımlar yer aldı. Ancak, bu politikaların etkisi sınırlı kaldı ve tarım sektörü hala Osmanlı ekonomisinde önemli bir rol oynadı. Özellikle 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik sıkıntıları arttıkça tarım sektörü hala önemli bir gelir kaynağı olarak kaldı.

Aynı zamanda, 19. yüzyılda devletin ekonomi politikası da değişti. Klasik dönem ekonomi anlayışının üç temel özelliği; geçici olma, vergisel olma ve geleneksel olma 19. yüzyılda kayboldu. Bu nedenle, ekonomi yabancı-yönelimli hale geldi ve ekonomik ilişkiler değişti. Bu değişimler sonucunda Osmanlı ekonomisi artık yabancı etkilere kapalı bir ekonomi değil, yalnızca imparatorlukta tüketilen ürünler yabancı pazarlara da yönelmeye başladı.

19. yüzyılda Osmanlı ekonomi politikasındaki değişim, Avrupalı ekonomilerin Orta Doğu ekonomilerine etkisiyle kaynaklandı. 19. yüzyıl boyunca, Avrupalı ekonomilerin Orta Doğu ekonomilerine etkisi çok büyüdü. Gerçekten de, yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu dünya ekonomisi içinde bir periferi olarak yer aldı ve Avrupalı pazarlara nakit mahsulleri sağlayan bir ülke haline geldi. Bu dünya çapındaki talep, Osmanlı tarımının ticarileşmesine de yol açtı.

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ekonomilerinin etkisi altına girdi. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, dünya ekonomisi içinde bir yan bölge olarak yer aldı ve Avrupa pazarları için nakit mahsul satıcısı haline geldi. 19. yüzyılda yurt içi pazardaki arttırılmış talebin yanı sıra, yeni gelişen ulaşım imkânları da dünya ve yurt içi pazarlarda buğdayın yayılmasını hızlandırdı. Bu gelişmeler, tarımsal üretimin arttırılmasına ve ekilen alanların büyümesine katkıda bulundu. Bu gelişmeler, Osmanlı İmparatorluğunun modernleşmesi ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan fonların sağlanmasına yol açtı. Ancak, yeterli iş gücünün olmaması, tarımsal üretimin arttırılması için yapılan çabaların en önemli sorunlarından biriydi. 1831 yılında Osmanlı Anadolu'sunun nüfusu yaklaşık altı milyon idi. Bu nedenle, imparatorlukta büyük bir kısmı işlenmemiş olan tarım arazisi vardı. Örneğin, 1907 yılında Ankara'da tarım arazisi %7.6 oranında idi ve Konya'da %6.9, Adana'da ise %11.2 idi.

19. yüzyılda Osmanlı toprakları batıdaki arttıran tahıl ihtiyacını karşılamak için bir kaynak haline geldi. Geleneksel koruma politikalarına karşın, gübre ve hammaddelerin ihracatı yasaklanmıştı ancak artık tarımsal ürünlerin ihracatı karlı hale geldi ve bu yüzden arzu edilir hale geldi. 19. yüzyılda Çukurova bölgesinde gösterilen tarımsal üretimin bu dönüşümüne en iyi örnek, günümüzde önemli bir pamuk üretim merkezi haline gelen bu bataklık bölgenin, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar yalnızca göçebe tarafından ziyaret edilen bölgenin hızlı ticaret gelişimi sonucu oldu. Aslında, bu bölgede tarımsal üretimin kommersiyalleşmesi için ilk adım 1832-1840 yılları arasına dayanmaktadır.

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu'nda, demiryollarının inşası, tarımsal üretimi arttırmak ve ülkenin modernleşmesi için önemli bir adım olarak görülmüştür. Tarımsal üretimin yoğun olduğu yerler demiryollarının inşası için tercih edilmiştir. Ayrıca, tarımsal üretimde işgücü sıkıntısı olan bölgelerde nomadların yerleştirilmesi de önemli bir çözümdü. Örneğin, Adana bölgesinde Fırka-i Islahiye kurulmuş ve nomadlar zorla yerleştirilmiştir. Çukurova bölgesinin pamuk üretimi potansiyeli arttıkça, sezonluk işçilerin ihtiyacı da artmıştır. Bu ihtiyaç, Çukurova bölgesinden dağlık bölgelerden sezonluk işçilerin seçilmesini sağlamıştır. 1890 yılına gelindiğinde, bölgede 12,000 ila 15,000 sezonluk işçi çalışıyordu.

Devlet, tarımın çok sayıda nedenle bağımlılığının farkındaydı. 19. yüzyılda tarım üretimi ekonominin iyileştirilmesi için en önemli bileşen olarak görülmüştü. Tarım üretimini arttırmak yolunda, Osmanlı İmparatorluğu tarım alanında diğer önlemler de almıştı. İlk olarak, Tarım Bakanlığı kurulmuştu. Bir diğer önlem ise 1847 yılında imparatorluk çiftliğinde bir tarım okulu açarak tarım üretim kapasitesini arttırmaktı.

Tarım üretimi nedeniyle işgücü sıkıntısı nedeniyle yetersiz olduğu için, bu sorunu aşmak için diğer bir alternatif düşünülmüştü. Bu, yabancı vatandaşları Osmanlı topraklarına yerleştirmek ve işletmekti. Bu amaçla, bu insanların tarım arazilerine sahip olması ve vergiden bazı kısımlarının muaf tutulması planlandı.

1858 tarihli toprak kanunu, Tanzimat döneminin getirdiği reformlar arasında değerlendirilmelidir. Hazırlanması sırasında toprak kanunu 1858, devletin refahını düzenleyen yasaya bağlı olarak değerlendirilmelidir. Bu anlamda, 1858 toprak kanunu, hazırlık dönemi dahil, Tanzimat döneminin en başarılı ve mutlak sonucudur. En çok tartışılan konu 1858 toprak kanunu hakkında, toprakta özel mülkiyetin tanınıp tanınmadığıdır. Ortaylı, bu toprak kanununun bireysel mülkiyeti getirdiğini iddia ederken, Arıcanlı bu konuyu daha mantıklı bir şekilde ele alır. Ona göre, özel mülkiyet kavramı batılı bir kavramdır ve bu yüzden Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulamasının önemini kavram olarak açıklamak yetersizdir. Bu nedenle, 1858 toprak kanunu'nun toprakta mülkiyet haklarını tanıdığını veya tanımadığını tartışmak daha ilgili olacaktır.

1858 toprak kanunu, Tanzimat döneminin en modern yasalarından biri olarak kabul edilir. Bu yasa, miri arazilerin (devletin mülkiyetinde olan arazilerin) ayrıntılarını düzenlemiştir. Ancak Islamoğlu, 19. yüzyılda miri teriminin anlamının değiştiğini iddia etmektedir. Önceleri miri durumu devletin arazi gelirlerine olan haklarını zayıflatıyordu, ancak 19. yüzyılda devletin arazi gelirlerine olan kontrolü bu grupların zararına arttı. 1858 toprak kanunu'un hukuki yönü ve politik ve ekonomik nedenleri ve sonuçları hakkında yapılan son çalışmalar, bu konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. Bu yasa, arazi sahiplerine devlet arazilerini ekilebilmeleri için hak tanımıştır. Burada belirtilen tapular, bugün bildiğimiz anlamda kullanılmamaktadır. O dönemde tapu sadece araziyi ekilebilmek için verilmişti ancak arazi mülkiyeti devlete ait idi. Quataert'in önerisi[cite:@Quataert2000], bu belirtilen tapunun arazi mülkiyet haklarını gösteren bir belge olmadığı, ancak tapu sahibinin o arazide bir kiracı olduğunu ve devlet tarafından önerilen miktarı ödediğini gösteren bir belge olduğudur.

1858 Torak Kanunu, Tanzimat döneminin en önemli yasal düzenlemelerinden biridir. A. Cevdet Paşa liderliğinde hazırlanan kanun, miri arazilerin (yalnızca devletin arazileri) detaylarını düzenlemiştir. Ancak Islamoğlu'na[cite:@islamoglu2010] göre, 19. yüzyılda miri terimi değişmiştir. Önceleri miri statüsü devletin farklı gruplar arasında dağıtılmış arazilerin gelirlerine sahip olmasını zayıflatıyorken, artık 19. yüzyılda devletin arazi gelirlerine sahip olması artmıştır. 1858 toprak kanunu ile ilgili son çalışmalar, bu kanunun siyasi ve ekonomik nedenlerini ve sonuçlarını daha iyi anlamamıza olanak tanımaktadır. Quataert'in makalesi bu konuda önemlidir. Quataert'e göre, toprak kanunu sayesinde arazi tapusuna sahip olanlar devletin arazilerini ekip üretebiliyorlardı. Burada sözü edilen tapular bugün bildiğimiz anlamda değil. O zamanlar tapu sadece araziyi ekip üretmek için verilirdi ama arazi hakları devlete aitti. Quataert'in önerdiği şey, tapunun arazi haklarını belgeleyen bir belge olmadığı, sadece tapu sahibinin o arazide bir kiracı olduğunu ve devletten belirlenen bir miktarı ödediğini gösteren bir belge olduğudur. Tapular neden verildi? Bu araziler önceleri tapusuz olarak ekilmişti, tapu vermenin nedeni neydi?

Arşiv belgeleri bu beklentiyi daha açık bir şekilde yansıtıyor. Örneğin 1830 tarihli bir belgede, Rışvan kabilesinin 23,000 guruş ödemek zorunda olduğu belirtiliyor. Belgede, 23,000 guruş'un yanı sıra, başka 30,000 guruş eklenerek, kabile yerleştirildiğinde ödemekte zorluk çekmeyeceği düşünülen toplam 53,000 guruş tutarı belirtiliyor. Bu kabile yerleştirildiğinde, gelir miktarının iki katına çıkması bekleniyordu. Burada ilginç olan başka bir nokta, kabile bu tutarı yerleşik insanlardan toplayarak ödüyor olmasıdır.

19. yüzyıl boyunca Osmanlı yöneticileri, kabilelerin yerleşik hayata geçirilmesi konusunda önemli bir öneme sahipti. Özellikle Rışvan ve Afşar kabileleri, dönemin en büyük ve etkili kabileleri olduğu için özel bir dikkat gösterildi. Bu kabilelerin kışlık otlatma alanlarını kontrol etmek için bir nâzır atandı ve böylece bu kabilelerin bağımsız hareket etmelerinin önüne geçildi. Bu nazırların kabile liderlerinden seçildiği görülürse, yönetimin merkezileşme sürecine bu kabile üyelerini kazandırmak amacının olduğu açıktır.

1830 yılında yapılan bir belgede, Rışvan boyunun özellikle yaz mevsiminde, hasat zamanında Orta Anadolu'da oluşturduğu sorunların önemli olduğu görülmektedir. Ayrıca başka bir belgede, aynı sorunun göçebe boyların yazın kışlaklarından çıktıkları yolda yerleşik halkın yolunda oluştuğu şikayet edilmektedir. Göçebe ve yerleşik halk arasındaki sürekli mücadele, devletin çözüm bulması gereken en önemli gerilimlerden biri idi. Bu mücadelede, göçebelere hareketliliği nedeniyle büyük bir avantaj sağlıyordu. Ancak devlet, boyların üzerinde yetkisini kullandığında, yerleşik halkın soyulmuş olduğu mallar geri veriliyordu. Bu mallar devlet tarafından bir kayıt defterine işleniyordu. Bu defterde, göçebelere yerleşik halkın hayvanlardan silahlar ve diğer birçok mallara kadar neredeyse her şeyi soydukları görülmektedir.

Tanzimat döneminde, özellikle Kuzey Suriye ve Irak'ta devletin gücü zayıftı. Bu durum Ankara bölgesinde de görülmekteydi. Bu güçsüzlüğün nedenlerinden biri de nomadların oluşturduğu problemler ve güvenlik sorunlarıydı, bu da köylerin nüfusunun azalmasına neden olmuştu. Özellikle Tanzimat öncesi yıllarda, nomadların oluşturduğu problemler acil ve dayanılmaz hale gelmişti. Bu nedenle Tanzimat'ın en önemli yeni gelişimi insanların hayat ve mallarının güvenliğini sağlamak olmuştur. 19. yüzyılın başlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nda ordu modernleştirme çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar arasında, ordu için insan gücünü nomadların askerlik için rekrut edilmesi de yer almıştır. Bu çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri gücünü arttırmak ve düşmanlara karşı daha dayanıklı hale getirmek amacıyla yapılmıştır.

Deringil[cite:@deringil2003], bu politikanın arkasındaki nedenleri şöyle özetlemektedir: "19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na dış baskı arttıkça, Osmanlı merkezi kendisinden daha önce elde etmediği insan gücü kaynaklarına başvurmak zorunda kaldı. Özellikle silahlandırılmış ve zaten gerekli olan askeri becerilere sahip olan nomad nüfus, artık mobilizasyon için temel hedef haline geldi." Köylerin yerleşik hale getirilmesiyle birlikte, iş gücü ihtiyacının büyük bir kısmını karşılamak amaçlandı. Bu nedenle, yerleşik hale getirilmelerinden hemen sonra nüfusları sayılır ve askerlik için uygun olanlar seçilir.

Nomadik kabilelerin gücü azaldıkça, bu kabilelerden alınan asker sayısı da arttı. Örneğin, yaptığım röportajlarda yaşlılar, Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı, Yemen ve Kurtuluş Savaşı için köylerinden 72 kişinin şehit olduğunu söyledi. Birisi olan Taco, Yemen'e gitti ve orada uzun zaman kaldığı için geri döndüğünde sadece bir yaşlı kadın tarafından tanınabildi. Röportaj yaptığım kişilerin daha önceki dönemler hakkında bilgisi olmasa da, bu köylerden alınan askerlerin Osmanlı ordusunda görev yapmış olabileceği muhtemeldir.

Ayrıca, 19. yüzyılda yerleşik olmayan kabilelerin yarattığı sorunlar, devletin bu sorunlu yerleşik olmayan kabilelerle ilgili askerler kiralamasını gerektirmiştir. Bu, devletin bazı askeri gücünü bu işle ilgili olarak kullanması anlamına gelir. Örneğin, Ankara valisi Vecihi Paşa, 1855 yılında Rışvan ve Afşar kabilesiyle ilgili sorunlu olan 265 atlıyı kiralama önerisi yaptı. Ancak 1855 yılında Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile savaş halindeydi, bu nedenle yerleşik olmayan kabilelerin yarattığı sorunların devlet için dayanılmaz hale geldiği söylenebilir. Son olarak, nomadik kabilelerin yerleştirilmesi gerektiğini gösteren birçok faktör vardı. Özetlemek gerekirse, merkezi otoritenin yerleşik kabilelerden çok fazla yararlandığı görülmektedir. Bu yararlar genel olarak birbirleriyle sıkıca bağlantılıdır ve birbirlerini tetikler. Kabilelerin yerleştirilmesinin ana amacı, merkezi otoritenin güçlendirilmesi ve nomadik kabileler ile yerleşik halk arasındaki gerilimin azaltılması ve Tanzimat döneminin temel amacı olan halkın yaşam ve mal varlıklarının güvenliğinin sağlanmasıdır. Bu nedenle, nomadların yerleşik halk üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek için asker almak gereksinimi ortadan kalkacaktır. Kabilelerin yerleştirilmesinin başka bir nedeni de devletin vergi gelirlerini arttırmak istemesidir.

Yerleşim Coğrafyası: Genel Bir Bakış

Ankara ve çevresinde, 16. yüzyıldan itibaren Rışvan boylarının yerleştirilmesi incelendiğinde ilginç bir resim ortaya çıkar. Bu çalışma sadece Haymana bölgesinde Rışvan boylarının yerleştirilmesine odaklanmaktadır. 16. yüzyılda Ankara, Kütahya, Mentese ve Hamit Sancağı gibi bölgeler Anadolu'da en çok göçmen çeken bölgeler arasındaydı. Özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısında göçmen nüfusun yoğunluğu daha da arttı. Barkan'ın değerlendirmesine göre, Ankara bölgesindeki göçmen aileleri bu dönemde 23.911'e ulaştı. Ankara bölgesinin nüfusunun 16. yüzyılın sonlarından 17. yüzyılın başlarına kadar ortalama 23.000 ile 25.000 arasında olduğunu gözlemlediğimizde, Ankara'daki göçmen nüfusunun yerleşik nüfusun en az dört katı olduğu dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar.

Haymana bölgesi, yerleşik nüfusun dört katındaki yerleşik olmayan nüfusu nedeniyle diğer Ankara bölgelerinden farklıdır. 1523/30 Tahrir Kayıtlarına göre Haymanateyn'de 318 cemaat yaşıyordu. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Ankara Sancağı 741 köy, 339 mezraa, 113 çiftlik ve 21 yayla ile oluşuyordu. Ayrıca, Ankara'da 325 yörük yurdu Haymanateyn'de idi. Bu bölgedeki yörükler Haymana taifesi olarak bilinir. Bu özellik nedeniyle, klasik dönemde Haymana halkı yasal işleri için Yörük Kadılığı'nın idaresindeydi. Ancak 17. yüzyılda, Haymana iki bölgesi Ankara kaza sancağına bir nahiye olarak eklendiğinde, Ankara Kadılığı bu yörüklerin yasal işlerini idare etmeye başladı. Haymana bölgesi Sadrazam Hassı olarak kaydedildi.

Haymana taifesi diğer Ankara yörüklerinden çok hayvancılık yanı sıra tarımla ilgileniyordu. 17. yüzyıl sonunda Büyük ve Küçük Haymana'da tarımsal üretim çok ileri düzeye ulaşmıştı. Ankara'da ekmek sağlamak için fırıncılar Ankara'nın çevresinden buğday alıyorlardı. Bu buğdaydan alınan öşr vergisi nüfusun az olduğu şehirlerde satılıyordu. Büyük ve Küçük Haymana'daki fırıncılar geniş bir buğday ve arpa alımı yapıyorlardı. 1598-1599 yılları arasında 1.306.666 kg buğday ve 653.444 kg arpa yetiştirilmişti, bu Ankara'nın ihtiyacının yarısını karşılıyordu. Bu miktar ayrıca bölgenin tarımsal alanının beşte birini oluşturuyordu.

Bu nedenle, Rışvan boylarının yerleştirilmesinde Haymana, Cihanbeyli, Bozok ve Kırşehir gibi alanlar tercih edilmiştir. Bu alanların ortak özelliği, göçebelik hayatı için uygun olması ve büyük sayıda göçebeler barındırmasıdır. Ayrıca, 19. yüzyılın ilk yarısında bu bölgelerde nüfus yoğunluğu önemli ölçüde düşüktür. Ankara gibi birçok yerde, Selçuklu döneminden beri düzenli yerleştirme nedeniyle nüfus yoğunluğu artarken, Ankara'nın dışındaki yerleşim yerleri, Kırşehir, Yozgat, Polatlı ve Haymana bölgeleri uzun süre boyunca göçebe nüfusu barındırmıştır. Bu durumun nedeni, Haymana, Tuz Gölü ve çevresi, Kırşehir ve Bozok platolarının bu transhumance ağında hareket eden göçebe boylar için uygun alanlar olmasıdır.

kaçguncu levandât taifesinin[fn:6] neden olduğu sürekli çatışmalar ve baskılar sonucu bölgenin boşaltılması olduğu görülmektedir. Örneğin 1782 yılına kadar 170 köyün sadece 19 köyün nüfuslu olduğu iddia edilmektedir 19. yüzyılın dünya nüfus istatistikleriyle karşılaştırıldığında, Osmanlı toprakları çalışma sermayesi açısından Balkanlar dışında bir eksiklikteydi. Bu nedenle, yerleşik hayata geçirme yöntemiyle, bu topraklar nüfuslandırılacak ve çalışma gücü eksikliği azaltılacaktı.

19. YÜZYILDA GÖÇEBE ABİLELERİN YERLEŞTİRİLMESİNDE DEVLET STRATEJİLERİ: RİŞVAN ÖRNEĞİ

Süreç

Anadolu'daki büyük yörük boyları, Osmanlı Devleti tarafından her zaman bir sorun olarak görülmüştür. Devlet, yörük boylarını potansiyel olarak sadakatsiz ve isyankar bir konumda görmüş ve kısa sürede kontrol edilemeyeceklerini düşünmüştür. Bu nedenle, yörük boylarının yerleştirilmesi genellikle devletin yararına olarak düşünülmüştür. Ancak yerleştirme işlemi basit bir işlem değildir, çünkü yörük boylarının erken yerleştirme girişimleri genellikle başarısız olmuştur. Bu nedenle, Osmanlı Devleti bu projeye özel bir önem vermiştir. Bu dönemde, yerleşik halk tarafından oluşan endişeler yerleşik halkın sayısını azaltmıştır. Bu nedenle, hükümet, kabileleri zorla sakinleştirerek ve güçlerini azaltarak, bölgede güvenlik ve düzeni yeniden sağlamaya çalışmıştır. Bu da bölgenin yeniden nüfuslanmasına yol açmıştır. Tanzimat'ın ilan edildiği dönemde, Anadolu'nun birçok yerinde, özellikle Kuzey Suriye ve Irak'ta devletin gücü zayıftı. Bu, Ankara bölgesinde de görülmüştür, çalışmanın odaklandığı bölge olarak. Devletin bu güçsüzlüğünün nedenlerinden biri, yerleşik halkın depopulasyonuna yol açan nomadların oluşturduğu problemler ve güvenlik problemleridir. Özellikle Tanzimat dönemi öncesi yıllarda, nomadların oluşturduğu problemler acı ve dayanılmaz hale gelmiştir. Bu nedenle, Tanzimat döneminin en önemli yeni gelişimi insanların hayat ve mülk güvenliğini sağlamaktır.

Bu veriler, Rışvan boylarının 19. yüzyıl başlarından itibaren Ankara bölgesine yerleştiklerini göstermektedir. Ancak yerel araştırmacılar, bu boyların bölgede daha eskiden yerleşmiş olduklarını iddia etmektedir. Örneğin, Uçak, Haymana bölgesinde yerleşmiş olduklarını iddia etmektedir. Kandemir ise 1846 yılında bölgede yerleşmiş olduklarını belirtmektedir. Bu nedenle, Rışvan boylarının bölgede ne zaman yerleştikleri konusunda net bir bilgiye sahip değiliz. Bu iddialar, Rışvan boyunun Orta Anadolu'da yerleşmenin belirli bir tarihi olmadığını göstermektedir. Bu nedenle, Rışvan boyunun tüm üyeleri aynı yerde ve aynı zamanda yerleşmediğini vurgulamak gerekmektedir. Bu nedenle, devlet tarafından yerleştirilmeye çalışılan bu boylar zaman içinde yerleşme işlemlerini tamamlamışlardır. 1859 yılına ait bir arşiv belgesi, Rışvan boyunun 1848 yılında Haymana bölgesinde yerleşen yaklaşık 500 haneye sahip olduğunu göstermektedir.

19. yüzyılın başlarından itibaren Rışvan boyu iç Anadolu ovalarında kışın barınıyor olmaları, özellikle 1830 ve 1850 yılları arasındaki kaynaklar göz önüne alındığında, Osmanlı devletinin bu 20 yıllık dönemde bu boyun yerleşimini sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Burada sorulması gereken soru, bu boyun ne zaman iç Anadolu ovalarına yerleştiğidir? Elde edilen bilgilere dayanarak, 19. yüzyılın başlarından beri yerleşik oldukları düşünülebilir. 19. yüzyılın başlarında Rışvan boyu, Konya ve Ankara bölgelerinde kışın, yazın ise Sivas yakınlarındaki Uzunyayla ve HabeŞ bölgelerinde yerleşiyorlardı. 19. yüzyılın ortalarında ise, boyun üyeleri Bozok, Ankara, Kayseri, KırŞehir ve Tokat bölgelerine kadar uzandı.

Bu tarihte, Ankara ve Konya'dan gelen aşiret liderleri ve kabadayıları merkeze çağrıldı ve yerleşim kararının bildirildi. İşte çağrılanlar arasında, Atmanlı, Seyhbezenli ve Rışvan aşiretlerinin liderleri merkeze gitti ve yerleşim konusunu tartıştı. Bu tartışmada, onlara Sivas'da yerleştirilecekleri bildirildi. Ancak Rışvan liderleri bu kararla memnun olmadıklarını ifade ederek, Konya ve Ankara'da başka yerler gösterilirse yerleşmeye razı olacaklarını belirttiler. Bu Osmanlı devletinin emrini yerine getirmek istemeyen Cihanbeyli, Mikailli, Heciyanlı, Terkanlı ve Seyfhanlı aşiretleri görüyoruz.

19. yüzyılda ortaya çıkan değişen uluslararası durum, merkezileşme ve modernleşmeyi tercih ediyordu. Bu nedenle devlet, nomadizm üzerine politikalarını ve tutumlarını yeniden değerlendirmek zorunda kaldı. Bu merkezileşme çabaları ile birlikte devletin nomadizm yolu hayatının anlayışı daha az toleranslı hale geldi. 19. yüzyıl boyunca devlet yetkilileri, aşiret toplumunu daha az değerli, itaatkar olmayan, sıkıntılı olarak görüyor ve yaşam tarzlarının karşısında olduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle onları medenileştirmek gerekiyordu. Ancak, Osmanlı tarihinde hükümet yetkililerinin devlet yetkililerine karşı hareket eden tüm etnik, dinsel veya nomadik grupları negatif izlenimler veren stereotip sözcüklerle tanımlama eğiliminde olduğu unutulmamalıdır. Devlet yetkililerine karşı hareket eden nomadlar genellikle benzer sözcüklerle sınıflandırılır. "Hırsız, Osmanlı İmparatorluğu'nda rahatsız eden nomadları sınıflandırmak için en yaygın kullanılan sözcüktür. Ayrıca, Osmanlı yönetimi tüm tarih boyunca huzursuz eden nomadların doğasında hırsızlık veya diğer suçlar yapmaya eğilimli olduğunu iddia etme eğilimindedir.

Nomadlar ve yerleşik halk arasındaki gerilim, devletin tarih boyunca her zaman karşı karşıya kaldığı bir şikayetti. İki taraf arasındaki tüm çatışmalarda, nomadlar genellikle devlet yetkilileri tarafından potansiyel olarak sorumlu olarak kabul edilirler. Ayrıca, nomadların orantılı olarak özerk bir yaşam tarzları ve merkezi otoritetten uzaklaşmaları, onları genellikle periferide konumlandırır. Bu pozisyon genellikle merkez ile ilişkilerini gerginleştirir ve bu gerginlik Osmanlı siyasi ve ekonomi hayatının önemli bir konusudur. Gerif Mardin, "nomadlar ve kentli yaşayanlar arasındaki çatışma, Osmanlı yetişmiş adamının estetiğini oluşturdu ki, medeniyet kentlileşme ve nomadizm arasındaki bir yarıştı ve tüm nomadik şeyler sadece hakir görülürdü" diye belirtir. Ancak, bu düşünce Ortadoğu coğrafyasındaki diğer hükümet yetkilileri arasında yaygındı. 19. yüzyıl Ortadoğusu'ndaki nomad aşiretleri genellikle tamamen medeni toplum karşısında ve isyan ve hırsızlık yapmaya doğal olarak eğilimli olarak algılandı.

Yöntem

yüzyılda, Osmanlı Devleti, göçebe kabileleri yerleştirme konusunda farklı yöntemler geliştirdi. Bazı durumlarda kabileler gönüllü olarak yerleştirilirken, bazı durumlarda zorla yerleştirildi. Ancak bazı durumlarda arabuluculuk ve zorlama kullanılarak yerleştirilme sağlandı. Gönüllü ve zorla yerleştirme arasında farklı sonuçlar elde edildi. Bu tezde, RıĢvan kabilesi hem zorla hem de belirli ölçüde müzakereler yoluyla yerleştirildiğinden, zorla yerleştirme sonuçları değerlendirildi. Osmanlı tarihinde boyun kırmak için farklı yöntemler kullanıldı. Bu çalışmada, 19. yüzyılda hangi yöntemlerin kullanıldığı vurgulanacaktır. Önemli olan, sadece bir yöntemin kullanılmaması, yerleştirme sürecini kolaylaştırmak için birçok önlemin bir arada kullanılmasıdır. Bunlar arasında kabileyi yöneten liderlerin kaçırılması yer alır. Bu yöntem özellikle Çukurova bölgesinde yaygın olarak kullanılmıştır. Bu bölgede merkezi otoriteye karşı direnen Kozanoğulları kabilesinin 62 lideri sürgüne gönderildi.

yüzyılda devletin göçebe kabileler ve liderlerine bakış açısı değişti. Tanzimat reformları ile birlikte devlet, kabile liderliğinin dağıtılmasını düşündü. Ancak bu planın neden olabileceği sorunlar düşünüldüğü için, kabilelerin yerleştirilmesi tamamlandıktan sonra gerçekleştirilmesi planlandı.

yüzyılda, Osmanlı Devleti göçebe kabileleri yerleştirme konusunda ciddi bir politika geliştirdi. Özellikle Fırka-i Islahiye gibi kurumların kurulması, devletin bu konuda ne kadar kararlı olduğunun bir göstergesi oldu. Fırka-i Islahiye, göçebe kabileleri yerleştirme görevi olan eşsiz bir kurumdu. Bu görevi başarıyla yerine getirebilmek için güçlü bir orduya ihtiyaç duyuluyordu. Devlet, bu amaçla büyük miktarda harcama yapmaktan çekinmedi.

yüzyıl boyunca, devlet askeri gücü göçebe kabileleri yerleştirme ve kötü davranışları önleme amaçlı olarak kullandı. Yerleştirme işlemleri için Anadolu ve Rumeli ordularından askerler gönderildi. Ancak merkezi hükümet asker gönderemediği zamanlarda, yerel yö

Gulabi Celep devam et Öte yandan, Osmanlı'nın 19. yüzyıldaki göçebe politikalarına yönelik eleştirel bakış açısı da bulunmaktadır. Bu eleştiriler, göçebe toplulukların zorla yerleştirilmesi ve modernleştirilmesinin, onların geleneksel yaşam tarzlarına ve kültürel miraslarına zarar verdiğini iddia etmektedir. Göçebelerin yerleştirilmesinin yanı sıra, bu politikaların bir sonucu olarak, Türk ve Kürt toplumları arasında sosyal ve kültürel anlamda derin ayrılıklar meydana gelmiştir. Bu ayrılıklar günümüze kadar devam etmektedir.

Sonuç olarak, Osmanlı'nın göçebe politikaları, siyasi, ekonomik ve sosyal sebeplerden dolayı yüzyıllar boyunca değişim göstermiştir. Göçebelere yönelik politikalar, yalnızca onların yerleştirilmesi ve modernleştirilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda devletin güvenliği, düzeni ve refahı açısından da önem arz etmiştir. Ancak bu politikalar, bugün bile bazı tartışmalara ve eleştirilere konu olmaktadır.

Problemler

Yerleşim Coğrafyası ve Nüfus=

YERLEŞİM VE UYUM SORUNLARI

Nihai Yerleşim

Ekonomi ve Tarım

Yerel Halkla İlişkiler ve Etkileşimler

Sosyo-kültürel ve Ekonomik Değişimler

sonuç

Rişvan Aşireti

Rişvan Aşireti, 19. yüzyılda yoğun olarak Orta Anadolu bölgesinde yaşayan bir Kürt aşiretidir. Aşiret mensupları, Malatya ve Maraş arasındaki bölgede yazları yaylada, kışları ise kırsal alanlarda yaşarlar. Zamanla aşiret mensuplarının sayısı artınca, Osmanlı Devleti'nin iskan politikası gereği olarak Orta Anadolu'nun farklı illerine yerleştiler. Örneğin 1878-1880 yılları arasında yapılan nüfus tahririne göre, Rişvan Aşireti'nin Haymana, Mucur, Esbkeşan, Sivas Vilayeti ve Ankara Sancağı Bala kazasında 3630 hane ve 15.400 nüfus olarak kayıtlara geçirildiği görülmektedir. Rişvan Aşireti, Orta Anadolu'da yerleşmiş olsa da, aşiret mensupları hala kendilerine özgü kültürel değerlerini, geleneklerini ve dilini koruma gayreti içindedir.

[fn:1] Bozulus, Osmanlı İmparatorluğu döneminde kullanılan bir terim

      olarak, özellikle Anadolu ve Mezopotamya'da yaşayan Kürt nomad
      aşiretlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu terimin asıl
      anlamı ve kökeni belirsizdir, ancak genellikle yönetimsel
      amaçlarla ayrım yapmak için kullanılmış olabileceği
      düşünülmektedir. Bozulus aşiretleri, Osmanlı yönetiminin vergi ve
      denetimlerine tabi tutulmuş ve sıklıkla yerleştirilme
      politikalarına maruz kalmışlardır.

[fn:2] Karaulus, sınır bekçileri olarak görev yapan ve çoğunlukla Kürt

      asıllı olan nomadik aşiretlerin bir grup olarak tanımlandığı bir
      terimdir. Karaulus aşiretleri, devlet tarafından belirli bir
      bölgede görev yapmak üzere yerleştirilmiş ve sınır güvenliği ve
      vergi toplama gibi görevleri üstlenmişlerdir. Ancak, Karaulus
      aşiretlerinin etnik kökenleri ve sosyal yapıları hakkında az
      bilgi mevcuttur ve çok az tarihsel araştırma yapılmıştır.

[fn:3] Nezir kelimesi XVII. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı Devleti

      tarafından kullanılmaya başlandı ve kamu düzenini sağlamak
      amacıyla devletin tebaası ile yapılan akitleri ifade ediyordu. Bu
      akitler, tarafların hazır bulunduğu mahkeme tarafından hüccet
      düzenlenerek yürürlüğe girmekteydi. Devlet, bu akitler
      vasıtasıyla asayişi ve güvenliği sağlamaya, aşiretleri kontrol
      altında tutmaya, korsanlık faaliyetlerini engellemeye, yeniçerin
      kavgalarını önlemeye ve piyasaları kontrol altında tutmaya
      çalışıyordu. Bunun yanı sıra, esnaf grupları ya da halk, bir şeyi
      yapmak veya yapmamak adına birbirlerini nezre bağlayarak
      uzlaşabilmekteydi. Nezir, yaptırım gücünü karşı tarafın
      üstlendiği yükümlülüklerden alıyordu. Bunlar genellikle paraydı
      ancak çalıştırılmayı kabul etmek, dayağa razı olmak, asilerin
      kellelerini teslim etmek gibi fiilî yükümlülükler de nezre konu
      olabilmekteydi. Bu yöntem, İstanbul'dan uzak Arap vilayetlerine
      kadar geniş bir coğrafyada uygulanmıştır. Ancak Tanzimat dönemi
      ile birlikte yürürlükten kaldırılmıştır.

[fn:4] Mirmiran, Osmanlı İmparatorluğu'nda bir ünvan olarak kullanılır

      ve "mira" ve "miri" kelimelerinden türetilmiştir. "Mira"
      hükümdarın veya devletin mülkünün sahibi anlamına gelir, "miri"
      ise yönetmek, idare etmek anlamına gelir. Mirmiran, hükümdarın
      veya devletin mülklerini yöneten bir kişiye verilen bir ünvan
      olarak kabul edilir. Bu ünvan, Osmanlı İmparatorluğu'nun farklı
      dönemlerinde farklı şekillerde kullanılmıştır. Örneğin, tarihte,
      mülk sahibi olarak tanımlanabilecek bazı bölgelerin idarecisi
      olarak, mirmiran ünvanı kullanılmıştır. Aynı zamanda, bazı devlet
      bürokratlarına da verilmiştir. Bu ünvan, Osmanlı
      İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra kullanılmamıştır.

[fn:5] ekrâd-ı merkume kazâ ve kurrâlara iskân olunmuş ve bundan böyle

      ahâli-yi meskune hükmüne girüb dâhil-i tanzimat olmuş
      olduklarından bunların haklarında sair ahâli misüllü mu'amele
      olunması ve mal ve can ve ırzları hakkında sair ahali misüllü
      tutulması ve bunlara şimdilik köylerde sığınacak müretteb birer
      hâne virilüb kendülerinin zira'at ve felahata alışdırılması ve
      haklarında komşuca mu'amele olunub ayrı ve gayrılık idilmemesi

[fn:6] Kaçguncu levandât taifesi, yasa dışı yollarla para ve mal elde

      etmeye çalışan, çoğunlukla silah kullanan veya tehlike oluşturan
      kişi veya grupları ifade eder. Bu taife, yerleşik halkın
      güvenliğini tehlikeye atar ve bölgenin nüfusunu azaltır. Bu
      nedenle, devlet tarafından önlemler alınır veya güç kullanılır
      bunlarla mücadele etmek için.= Orta Anadolu Kürtleri

Ağalar

Ayrıca, kabile içi ilişkileri ve sorunları çözmek, kabile içinde adaleti sağlamak, kabile içi çekişmelerin çözümü, kabile içinde huzur ve barışı sağlamak, kabile üyelerinin haklarını koruma ve kabile içinde birleştirici bir rol oynamak gibi görevler de Ağaların sorumlulukları arasındaydı. Bu görevleri yerine getirirken, Ağalar genellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun verdiği "Berat" adı verilen belgelerle destekleniyorlardı. Bu belgeler, Ağaların görevlerini yerine getirmek için gerekli yetkileri ve hakları veriyordu. Bu nedenle, Ağalar, Osmanlı İmparatorluğu tarafından atanmış bir boybeyt idi.

Ağaların ayrıca sosyal ve ekonomik olarak güçlü olmaları, aşiret içi ilişkileri ve çatışmaları çözmelerine de olanak sağlardı. Ağalar, ayrıca aşiret içinde hukukun temsilcisi olarak görev yaparlardı. Aşiret içi sorunların çözümünde, ağaların kararları son karar olarak kabul edilirdi. Ömeran Aşireti için de bu durum geçerlidir. Bu nedenle ağalar, aşiret içinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Ayrıca ağalar, aşiretin diğer kabileler ve aşiretlerle olan ilişkilerini de yürütmektedirler. Bu nedenle ağalar, aşiret içinde önemli bir liderlik rolü oynamaktadırlar.

Ağalar genellikle çok miktarda mal ve mülk sahibi olurlardı. Bu mal ve mülkler arasında taşımacılık yapmak için kullanılan deve katarları, koyun, keçi sürüleri, binek Kehil Arap atları, tarlada çalıştırılacak atlar, öküzler, katırlar ve eşekler yer alırdı. Ağaların bu miktarda mal ve mülk sahibi olmaları, birçok insana ekmek kapısı açmasına olanak tanırdı.

Ağalık, Kürt kültüründe bir sosyal statüdür ve ağanın temsili bir rolü vardır. Ağalık, misafir hanesi veya diş odası gibi bir dış mekanın varlığı ile de tanımlanır. Bu dış odanın kapısı her zaman açık olur ve gelen ve giden misafirleri kabul eder. Bu, ağanın sosyal ve ekonomik gücünün bir göstergesidir.

Ağa, köyünde yaşayan fakir ailelere bazı temel ihtiyaçlarını karşılamak için yardım ederdi. Özellikle kış aylarına hazırlık yapmak için, ağa yağ, sut, peynir, ekmeklik buğday gibi gıdaları temin eder ve ailelere tezek gibi yakacaklar sağlardı. Bu, ağanın sosyal sorumluluklarının bir parçası olarak kabul edilir ve köy halkı tarafından saygı gösterilir. Ağa, köyünde çalışmazdı. Ağa, çocukları ve kâhyaları aracılığıyla işlerini yürütür ve onlar tarafından takip edilirdi. Ağanın etrafında, kendisiyle birlikte hareket eden ve işlerini yürüten sabit birkaç kâhya bulunurdu. Bu kâhyalar, ağanın güvenliğini sağlamak, mali işleri yürütmek ve köy halkıyla ilişki kurmak gibi görevleri üstlenirlerdi. Ağa, evinde kalan zaman dışında, dış odasında geçirir ve orada bulunan cemaat ile oturup sohbet eder. Ağa, odasına geldiğinde, orada bulunan misafirler büyükten küçüğe herkes ağanın geldiğini görünce ayağa kalkar ve ağaya selam verir. Ağa, odanın en üst köşesinde kendine ait bir mindere oturur ve bu minderin yüzüne serilen keçi derisinden yapılmış, kenarları işlemeli posta kâhyaların hizmet ve yardımı eşliğinde. Bu, ağanın sosyal pozisyonunun ve saygınlığının bir göstergesidir. Ağa, mindere oturduğunda cemaate oturmalarını buyurur. Herkes sessizce ve yaş sıralamasına göre yerlerine oturur. Ağa, odanın bakıcısına odadaki ateşin yakılıp yakılmadığı, kahvelerin pişirilip pişirilmediği ve misafirlere yemek verilip verilmediği gibi konular hakkında sorular sorar. Bu, ağanın konuklarına ve odasına dair endişelerinin bir göstergesidir ve odanın işleyişinin düzgün olmasını sağlamak için yapılan bir kontrol mekanizmasıdır.

Cemaat arasındaki yaşlı adamlar ile ağa arasında sohbet başlar ve gençler bu sohbeti dinler. Ağa, minderin üstünde çok rahat oturur ve zaman zaman ayaklarını da uzatabilir, ancak odadaki cemaat ağaya karşı hürmetten dolayı daha dikkatli otururlar. Bu, ağanın sosyal pozisyonunun bir göstergesidir ve cemaatin ağaya karşı saygısının bir ifadesidir. O devirde insanların çoğu sigarayı daha fazla içerlerdi. Ancak, cemaat arasındaki büyük bir kesim ağanın yanında sigara içmezlerdi. Ağanın yanında sigara içenler genelde yaşları ilerlemiş ve ağanın kendilerine izin verdiği kişilerdi. Ağanın yanında sigara içmeme, sadece ağaya ve yaşlılara hürmet olarak kabul edilirdi. Bu, ağanın saygınlığının bir göstergesi ve cemaatin ağaya karşı saygısının bir ifadesidir. Cemaatte sigara içmek isteyen gençler, ağanın ve yaşlıların görmediği bir köşede sigarasını içerlerdi. Bu, bir adet haline gelmişti. Cemaatte hazır bulunanlar, ağanın söylediklerini sessizce dinler ve ağanın konuşmasını kesmezler. Eğer ağanın yanında konuşmak gerekirse, çok hafif bir ifadeyle ve kimseyi rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla konuşurlar. Bu, sadece ağaya ve yaşlılara saygı ve hürmetten dolayı yapılır.

Deve Kervanları

Ömeranlıların 1960 dönemlerine kadar devecilikle uğraştıkları bilinmektedir. Deve katarlarıyla Tuz Gölü'nden aldıkları tuzu, Manisa, Aydın gibi şehirlere götürüp satarak bölgesel ticarete katkı sağlamışlardır. Bölgelerine dönüşte ise incir, üzüm gibi ürünleri getirmişlerdir.

Ömeranlıların devecilik faaliyetleri, yerleşik hayata geçtikten sonra mı yoksa önceden mi yapıldığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak devecilikle ilgili kullanılan tüm araç gereçlerin tamamen Türkçe kelimelerden oluşması, bu faaliyetin yerleşik hayata geçtikten sonra yapıldığı fikrini güçlendirmektedir. Ayrıca, göç anıları anlatılırken öküzlerin de kullanıldığından bahsedilmesi, deveciliğin yerleşik hayattan sonra yapıldığı tezini daha da güçlü kılmaktadır. Bu durum, Ömeranlıların, yerleşik hayata geçtikten sonra devecilik yaparak ekonomik kazanç elde ettiğini ve hayatlarını sürdürdüğünü göstermektedir. Develerin beslenmesi için Konya ovasının uygun koşullara sahip olması, bölge insanlarına avantaj sağlamış ve devecilik faaliyetlerinin başarıyla sürdürülmesine yardımcı olmuştur. Develer, et, süt ve derilerinden yararlanılarak ailelerin ihtiyaçları karşılanmıştır. Ayrıca, devecilik faaliyetleri, bölgenin ekonomik hayatına da katkı sağlamıştır. Devecilik faaliyetleri, Ömeranlıların hayatındaki önemli bir unsurdur ve bölgenin tarihinde de önemli bir yere sahiptir. Tuz Gölü'nden getirdikleri tuzun yanı sıra, develeriyle arpa-buğday taşımacılığı yaparak da aileler arasında para kazanmışlardır. Günün şartlarına göre, bir ailenin bir katar devesinin olması, o ailenin zengin sayılması anlamına gelirdi. Bölgesel ticaretin en önemli unsurlarından biri olan devecilik, Ömeran aşireti için ikinci bir geçim kaynağı olmuş ve onların kültürlerinde önemli bir yere sahip olmuştur.

  1. +caption: Ömeranlıların 1960'lara kadar devecilik yaparak, Tuz

Gölü'nden aldıkları tuzu Manisa ve Aydın gibi şehirlere satarak bölgesel ticarete katkı sağladıkları görülmektedir. Fotoğrafta, bu kervanlardan biri görülmektedir. <<fig:devekervani>> Dosya:İmage/devekervani.jpeg

Develerin sırtında para kazanmanın ne kadar zahmetli bir iş olduğunu, bir şehirden diğer bir şehire gitmenin ne kadar yorucu olduğunu anlatan yaşlıların anıları, o devirdeki yaşamın zorluklarını gözler önüne seriyor.

Oda kültürü

Mutfak kültürü

ev yapma kültürü

== evlenme geleneklerimiz

Xelat geleneği

GELIN OLMAK

anne olmak

akraba evlilikleri

Berdel geleneği

eğitim ve öğretim

sağlık

kılık ve kıyafet

ısınmak

ateş ve aydınlatma lambaları

içme suyu ve çeşmeler

çobanlık

ahırlı odalar

süt ürünleri

hali, kilim, dokuma

kuraklık, yağmur duaları

kız kaçırma ve beşik kertmesi

dövme geleneği

taziyelerimiz

[fn:1] *sêl:* ekmek pişirme sacı

[fn:2] *bîrreş:* siyah kuyu

[fn:3] Anız: ekinin biçildikten sonra tarlada, toprakta kalan köklü

      sapı.

[fn:4] Yaba; birkaç dişli, büyükçe bir çatal biçimindeki tahtadan

      yapılmış tarım aleti. Başlıca olarak tınaz, saman gibi gevşek
      malzemeleri savurmakta ya da bir yere yüklemekte kullanılır.

[fn:5] Dirgen: Genellikle harmanda sapları yaymaya yarayan demirden,

      çatallı bir tarım aleti

[fn:6] Anadut: Ekin ve ot demetlerini arabaya yüklemeye veya harmanı

      aktarmaya yarayan uzun saplı, üç dişli, ahşap alet

[fn:7] Lot: Tutam

[fn:8] Tınaz: Dövülerek savrulmaya hazırlanan ekin yığını.